KADIKÖY’LÜ KÜÇÜK SARA-55-

98 yılını düşünüyorum da gerçekten çok bereketli bir yılmış. O yıla ne çok şey sığdırmışız? Aynı yıl içinde konserlerden ayrı olarak bir de önemli seyahat sığdırmışız. Bunun yanında ilk kitabım “Biz Kadınlar” da yayınlanmıştı.

Kitap deyip geçmemek lazım, önce tam iki buçuk yıl boyunca her hafta yayınlanan “Bizim Kadınlarımız” adlı köşemde biriken 99 Yahudi ve tarihte ayak izini bırakmış kadını yazdıktan sonra, onun başına hazırlanan evrensel kadın çalışması ilavesiyle, nisan ayında “Biz Kadınlar” adlı kitabım yayın hayatına katılmıştı. Kitabım Şalom Gazetesinin yan ürünü olan Gözlem Gazetecilik ve Yayıncılık'tan çıkmıştı. Yusuf Altıntaş’ın ön sözü ve arka kapak yazısıyla yayınlanmış, ön ve arka kapak fotoğraflarını fotoğraf sanatçısı sevgili dostum Yeşua Salvo Loya hazırlamıştı. Bu kitap ilk gebelik gibiydi, bu kitabın doğumuna beni çok seven insanlar azami destek vermişlerdi. O dönem Gözlem Yayınları ve Şalom kitaplarının sorumlusu olan sevgili Gila Kohen’ in sonsuz emekleri vardı. Sevgili Gila Kohen’i de o menhus hastalıktan 1999 yılında kaybettiğimiz zaman, Şalom camiasının ve hepimizin içi ağlamıştı. O bizim gönlümüzde hala bütün canlılığı ve sevgisiyle yaşıyor. 98 yılının Mayıs ayında, aynı zamanda İrvin Mandel’in de” Mozotros Ailesi” adlı kitabı yayınlanmıştı. Bir cumartesi akşamüstü, Şalom Gazetesinin galeri bölümünde ikimiz için bir imza günü düzenlenmiş, gazeteye gelen Şalom’cu ve diğer yüksek bir okuyucu kitlesine kitabımı imzalamıştım. O gün çok mutlu bir gündü. Beyaz şarap ve küçük ikramlar etrafta dolaştırılırken, konuklar kitabı satın alıp bana imzalatıyorlardı. Yusuf’un ve Salvo’nun gururları görülmeye değerdi. İkisi de bana sevgi dolu gözlerle bakıyorlardı. Ne de olsa ikisinin ön görüleri neticesinde, Kadıköylü Küçük Sara’dan kitabı yayınlanan Sara Yanarocak haline dönüşmüştüm. Bazı sevgili dostlarım bana o günün anısına küçük armağanlar getirmişlerdi. Yusuf da kitabımın anısına bana 6 köşeli, taşlı bir kolye armağan etmişti. İşte Budapeşte’de otelde çalınan kolyem bu kolyeydi. Onu final konserinde takmayı planlamıştım, nedir ki olamamıştı.

98 yılının ocak ayında ise David’le birlikte turla Budapeşte seyahatine çıkmıştık. Budapeşte, Bolşevik Rusya’nın hakimiyetinden henüz birkaç yıl evvel ayrılmış, yaralarını sarmaya çalışan bir şehirdi. Ama muhteşemdi. Ben oraya aşık olmuştum. Şehrin İstanbul gibi iki yakası vardı. Buda ve Peşte. Bu yakaların arasında Elizabeth köprüsü vardı. Tuna nehri üzerindeydi. Tarihi, eski katedralleri, parlamento binası, opera binası muhteşemdi. Kahramanlar Meydanı, Gellert Tepesi, Mattias Kilisesi inanılmazdı. Yahudi mahallesi, Dohany Sinagogu ve cumartesi sabahı gittiğimiz şabat duası ibadeti mükemmeldi. Sinagog reformist olup, ilahiler org eşliğinde söyleniyordu. Bahçenin içindeki Holokost için yapılan Ağlayan Söğüt Ağacı AnıtI’nın her bir yaprağı üzerinde, Macar Yahudilerinin tek tek adları vardı ve çok etkileyiciydi. Sinagogun bir duvarında Holokost’ta öldürülen binlerce insanın adı yazılıydı. Sinagoga bitişik bina Siyonizm’in ve İsrael rüyasının kurucu babası Thedore Hertzl’in doğduğu ve Bar Mitzva yaşına değin yaşadığı evdi. Evi Yahudi Müzesi haline getirmişlerdi. İçinde hem Yahudi objeleri ve belgeleri, hem Holokost’tan kalan, çizgili gri kamp üniformaları, kurbanlardan geriye kalan kişisel eşyalar, küçük çocukların oyuncak ve bazı giysileri, Yahudi yağından imal edilmiş sabunlar ve Holokost kalıtları vardı. Bu vahşetin somut olarak ve bir vitrin içinde sabun olarak karşıma çıkması, beni dehşet içinde bırakmıştı. Küçükken annemin anlattıklarının gerçek haline tanık olmuştum. Bedenim buz gibiydi. İşte o zamanlardan itibaren Holokost kafamın içinde gitgide şekillenmeye ve yazı hayatıma daha fazla hükmetmeye başlamıştı. O gün müzenin idari odasına Erensya Sefaradi grubunun İngilizce kişisel tanıtım metnini ve yayınlanan iki cd’mizi, ayrıca iletişim adresimizi bırakmıştık. İşte bu nedenle o sene Budapeşte’de yapılacak olan “Jewish Summer Festival”ine davet edilmiştik.

Dohany Sinanogu - Budabeşte

Dohany Sinanogu - Budabeşte

Budapeşte Parlemento Binası

Budapeşte Parlemento Binası

Chain Bridge - Budabeşte

Chain Bridge - Budabeşte

Budapeşte dönüşü Şalom'dan arkadaşım olan Teri (Galimidi) Sisa- Mason, artık Şalom'dan ayrılmış ve Beyoğlu’ndaki Borusan’ın Ofisinde, kültür departmanında çalışmaya başlamış, bizim Erensya Sefaradi olarak ofisin etkinlik salonunda bir konser vermemizi sağlamıştı. Seyahat dönüşü, o Cumartesi günü saat 18.00 sıralarında orada başarılı bir konser vermiştik. Konsere Budapeşte turunda tanışıp samimi olduğumuz iki çift de gelmişlerdi. Çok keyifli bir dinleti olmuştu.

98 yılını anlatmakla bitiremiyorum çünkü bayağı olaylarla doluymuş. Eylül ayının başında Budapeşte’de yapılan Jewish Summer Festival’in ardından, Soni, Lisya, onun ailesi ve bizler iki araba ile Bodruma gitmiştik. Bizim Bodrum Gümüşlükte Pan Club adlı bir tatil köyünde devre mülkümüz vardı. Lisya’lar da oradan bir apart daire tutmuşlardı. Birlikte tatil yapıyorduk. Albukrek ailesiyle çok iyi anlaşıyorduk. Günlerimiz neşeyle geçiyordu. Her gün iki araba Bodrum'un çeşitli koylarına gidiyorduk. Geceleri Bodrumun merkezine gidiyorduk. Yemek, alışveriş, sohbet her şey harikaydı. Çocuklar nişanlanmak üzereydi. Hay, artık abisini paylaşmaya alışmaya çalışıyordu. Lisya tek çocuk olduğu için bu duyguları tam olarak anlayamasa da, Soni ikisinin arasındaki dengeyi kurmaya gayret ediyordu. Sonuç olarak Hay çokça şımarıyor, Soni aralarında duruyor, Lisya ise bir erkek kardeşle yaşamayı ve küçükleri idare etme sanatını öğreniyordu. O sene Bodrumda Oasis adlı AVM açılmıştı. Orası gerçekten vaha gibiydi ve çok güzeldi. Oraya her gün illaki biraz gidilirdi. Dönüş yolunda da hep birlikte Antik Efes Şehrini ve Meryem Ana’yı ziyaret etmiştik. Daha evvel de yazdığım gibi Efes şehri gitgide genişliyor, arkeolojik buluntular çoğalıp, şehir ayağa kalkıyordu. Her sene oraya her gidişimizde Efesi daha da farklı buluyorduk.

Seyahat dönüşü hızla nişan hazırlıklarını tamamlamıştık. Lisya’nın ailesi Galatasaray Adası’ndaki şık restoranda nişanı yapmaya karar vermişti. İki tarafın aile efradı ve yakın dostları katılacaktı. Nişan 14 Eylül 98’de, Soni’nin 21. doğum gününden bir gün sonra yapıldı. Annemler, kayınvalidem ve diğer davetliler, bindiğimiz teknelerle Galatasaray Adası'na gitmiştik. Kuzenler ve aileleri de davetliydi. Ablamlar kayınvalidesini kaybettikleri için gelmemişlerdi ama Ari, Rina ve erkek arkadaşı Ariel Darsa nişana gelmişlerdi. Onların orada olması bana manen çok iyi gelmişti. Böyle bir günümde ablamın yanımda olmaması benim için çok kötüydü. Ben mutlu günlerimde, Venezya’sız kendimi hep eksik hissederdim çünkü. O geceye gazeteden Nana Tarablus’u, Yakup ve Nelly Barokas’ı, Tilda ve Selim Levi’yi ve tabii ki sevgili Yusuf Altıntaş’ı ve Erensya Sefaradi'deki yoldaşımız Gery ve eşi Alegra'yı da davet etmiştik. Bu arkadaşlar o devirlerde en çok görüştüğümüz ve sevdiğimiz dostlarımızdı. Bu duygularım günümüzde de hala geçerliliğini korumakta.

Nişan çok keyifli ve mutluydu. Herkesin keyfi yerindeydi. Lisya’cığım uzun siyah tuvaleti ve incecik bedeniyle çok güzeldi. Benim ilk neşem, ilk yavrum Soni aynı babası gibi, tam 21 yaşındayken nişanlanmıştı. Tam da annemin dediği gibi “Boyu, boyuna uygun ”dediği gibi çok uyumlu, güzel bir çift olmuşlardı.

Soni ve Hay ile...

Soni ve Hay ile...

Yusuf & Violet Albukrek - Lisya & Soni - Ben & David - 1998

Yusuf & Violet Albukrek - Lisya & Soni - Ben & David - 1998

Lisya ve Soni

Lisya ve Soni

Nişandan bir süre sonra Yamim Noraim bayramları da kutlanmış ve Soni ile Lisya, Yeruşalayim’e okula dönmüşlerdi. Ne yalan söyleyeyim artık eskisi kadar endişeli değildim. Oğlum sevdiği kızla, nişanlısıyla birlikteydi. Bir erkeğin eğer düzgün bir aşk hayatı varsa, daha mutlu ve başarılı olacağına inananlardanım. Sevdiği insanla birlikte olmak, kişinin yaşamına anlam katar ve onu çok daha iyi motive eder.

Soni’ler döndükten sonra artık normal hayatımıza dönmüştük. Arada Cuma günleri yine Fügen’le buluşuyorduk. Can artık epeyi büyüdüğü için artık onlar da bize gelmeye başlamışlardı. Çocuk 4,5 yaşını gelmişti. Çok şirindi ama yaramazdı. Bir gün bizim evdeyken ben kapının açılıp kapandığını duyunca, yerimden fırlamıştım. Can, Hay’ın odasında değildi. Ayağımda çoraplarla kapıyı açıp dışarı fırladığımda, Can ikinci merdivenden inmiş ve sokak kapısına yönelmişti bile… O günden sonra kapıları içeriden kilitleyip oturmaya başlamıştık. Ben ona “Bebeğim” dediğimde, o bana; ”Saya, artık bana bebek deme, ben toduk oldum” derdi.

98 yılı tatlısı ve acısıyla biterken aralık ayında doğum günümü bizim Göztepe’deki evde, annem, babam, ablam, Fügen ve Can’la birlikte kutlamıştık. O doğum günümde kazak zengini olmuştum. Annemler yeşil, ablam kırmızı ve Fügen lacivert birer kazak hediye etmişlerdi. Soni’ler, İsrail’den çiçek göndermişlerdi. Artık 43 yaşındaydım. Yavaş yavaş kemale eriyordum, ya da çaktırmadan yaş almaya başlamıştım. Ve yahut ben öyle hissediyordum.

İRAN’A VELİAHT VEREN KRALİÇE FARAH DİBA 

1 & 2


Farah Diba, 14 Ekim 1938’de Tahran'da üst sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Yüzbaşı Sohrab Diba ve eşi Farideh Ghotbi’nin tek çocuğuydu.

Farah, babası aracılığıyla nispeten varlıklı bir geçmiş sahipti. 19. yüzyılın sonlarında büyükbabası, Rusya’nın St. Petersburg kentindeki Romanov döneminde İran Büyükelçisi olarak görev yapan bir diplomattı. Kendi babası, İran İmparatorluk Silahlı Kuvvetleri’nde bir subaydı ve St.Cyr’deki Fransız Askeri Akademisi mezunuydu.

Farah, anılarında babasıyla yakın bir bağı olduğunu ve babasının 1948’deki beklenmedik ölümünün onu derinden etkilediğini yazmıştı. Genç ailenin maddi durumu zordu. Bu kısıtlı koşullarda ,Kuzey Tahran’daki geniş aile villalarından çıkıp, annesi Farideh’in  erkek kardeşlerinden biriyle, ortak bir daireye taşınmak zorunda kaldılar.

EĞİTİM VE EVLİLİĞİN YOLUNDA…

Genç Farah Diba, eğitimine Tahran'daki İtalyan okulunda başladı. Ardından 16 yaşına kadar Jeanne d’Arc okuluna ve daha sonra Lycee Razi’ye geçti. Genç kızken bir atletti ve okulunun basketbol takımının kaptanı olmuştu .Oradaki eğitimini tamamladıktan sonra, Albert Besson’un öğrencisi olduğu Paris’teki Ecole Speciale d’Architecture’de mimarlık öğrencisi oldu.

O sırada yurt dışında okuyan bir çok öğrenci, devletin sağladığı burslarla öğrenim görmekteydi. Farah da tam burslu başarılı bir mimarlık öğrencisiydi. Bu nedenle Şah, devlet başkanı olarak yabancı ülkelere ziyaretler yaptığında, yerel İranlı öğrencilerle sık sık bir araya gelirdi. Farah Diba, 1959’da Paris’teki İran Büyükelçiliğinde böyle bir toplantı sırasında ilk kez Şah Muhammed Rıza Pehlevi’ye takdim edildi.

1959 yılında Farah Tahran'a döndükten sonra, Şahın ilk karısı Fevziye’den olan kızı Şahnaz’ın sayesinde, Şahla sık sık bir araya getirildi. Kızların yaşları birbirine yakındı. İkisi arasındaki dostluğun mizanseninde, Şah Farah’a kur yapmaya başladı. Çift, 23 Kasım 1959’da nişanlandıklarını duyurdu.

EVLİLİK VE AİLE...

Farah Diba, 20 Aralık 1959’da 21 yaşındayken Şah Pehlevi ile evlendi. İran’ın genç kraliçesi büyük merak konusu oldu ve düğünü dünya çapında basının ilgisini çekti. Gelinliği ve tüm kıyafetleri ,o zamanlar Dior’un moda evinde o zaman bir tasarımcı olan Yves Saint Laurent tarafından tasarlandı ve düğünde duvağının üzerine takması için, yeni yaptırılan Noor-Ol-Ain-Diamond tacını taktı.

İmparatorluk düğünüyle ilgili gösteriş ve kutlamalardan sonra, bu birliğin başarısı kraliçenin bir erkek varis doğurma yeteneğine bağlı hale geldi. Daha önce iki kez evlenmiş olan Şahın ilk eşinden bir kızı olmuştu. İkinci eşi Süreyya ise ne yazık ki kısırdı. Genç kraliçenin üzerindeki baskı şiddetliydi. Şahın kendisi, tıpkı hükümetin diğer üyeleri gibi bir erkek varisin doğmasını şiddetle istiyordu.

Sonuç olarak çiftin 4 çocuğu oldu: İran Veliaht Prensi Rıza Cyrus Pehlevi (1960), İran Prensesi Farahnaz Pehlevi (1963), İran Prensi Ali Rıza Pehlevi (1966-2011), İran Prensesi Leyla Pehlevi (1970-2001)

KRALİÇE VE İMPARATORİÇE OLARAK…

Yeni kraliçenin, kamu veya hükümet işlerinde oynayacağı kesin rol belirsizdi. Asıl rolü sadece Şaha erkek bir varis vermekti. Saray da ondan başkaca bir talepte bulunulmuyordu. Bununla birlikte, veliahtın doğmasından sonra diğer faaliyetlere ve resmi uğraşlara ayırmakta özgür kalan kraliçe zamanının çoğunu bu işlere harcamaya başladı. Muhammed Rıza her zaman uzun boylu kadınlardan hoşlanırdı. Farah kocasından daha uzundu. Bu da onu bu gerçeği gizlemek için yeni yollar bulmaya yöneltti. Genellikle imparatorluk çiftinin fotoğrafı çekildiğinde, biri veya ikisi sandalyelerde oturuyordu veya şah merdivenlerin bir üst basamağında dururken, Farah hemen altındaki basamakta duruyor ve güzel resim veriyorlardı.

Diğer birçok kraliyet eşi gibi, kraliçe de başlangıçta kendisini törensel rolle sınırladı. 1961’de Fransa’ya yaptığı bir ziyaret sırasında, Fransız hayranı olan Farah, Fransa Kültür Bakanı Andre Malraux ile arkadaş oldu ve onu, 1979 İslam Devrimine kadar canlı bir ticaret olan, Fransız ve İran sanat galerileri ve müzeleri arasında kültürel eserlerin değiş tokuşunu düzenlemeye yönlendirdi. Zamanının çoğunu, tartışmalı konulara derinlemesine girmeden çeşitli eğitim ve sağlık kurumlarının açılışlarına katılarak geçirdi. Ancak zaman ilerledikçe bu pozisyon değişti. Kraliçe, kendisini ilgilendiren sorunlar ve nedenlerle ilgili hükümet işlerine çok daha aktif bir şekilde dahil oldu. Finansman sağlamak ve dikkati özellikle kadın hakları ve kültürel gelişim alanlarındaki nedenlere odaklamak için kocası Şah ile olan yakınlığını ve nüfuzunu kullandı. Farah’ın endişeleri, siyasetin kendi alanından çıkarıldığı ”eğitim, sağlık, kültür ve sosyal konular” idi.

Ancak Şah'ın siyasi açıdan güçlü ikiz kardeşi Prenses Eşref, Farah’ı rakip olarak görmeye başladı. Farah’ın, Prenses Eşref’in, saraydaki etkisini azaltması için kocasına baskı yapmasına yol açan, görümcesiyle olan rekabetiydi.

İmparatoriçenin ana girişimlerinden biri, İranlı kadınların eğitimini iyileştirmeyi amaçlayan ve İran’daki ilk Amerikan tarzı olan Pehlevi Üniversitesini kurmaktı; O zamandan önce, İran Üniversiteleri her zaman Fransız tarzını model almıştı. İmparatoriçe 1978’de görevlerinin şunlar olduğunu yazdı:

Eğitim, sağlık, kültür ve sosyal alanlarda başkanlığını yaptığım ve çok aktif olarak yer aldığım tüm organizasyonları detaylı olarak yazamadım. Bu neredeyse bir kitap kadar uzun olacaktı. Basit bir liste belki fikir verebilir: Çalışan annelerin çocukları için aile refahı teşkilatı-kreşler, kadınlara ve kızlara okuma öğretimi, mesleki eğitim, aile planlaması; Kan Transfüzyonu Organizasyonu; Kanserle Mücadele Örgütü; Muhtaçlara Yardım Kuruluşu…Çocuk Merkezi; Çocukların Entelektüel Gelişim Merkezi…İmparatorluk Felsefe Enstitüsü; İran Kültürü Vakfı; Şiraz Festivali, Tahran Sinema Festivali; İran Folklor Örgütü; Asya Enstitüsü; Medeniyetler Tartışma Merkezi; Pehlevi Üniversitesi; Bilimler Akademisi.

Farah, hafta içi her gün sabah 9’dan,akşam 9’a kadar hayır faaliyetlerinde uzun yıllar çalıştı. Sonunda kraliçe çeşitli konularda, çeşitli yardım taleplerini ele alan 40 kişilik bir kadroya başkanlık etti. İmparatorluk hükümetindeki en görünür figürlerinden biri ve 24 eğitim, sağlık ve kültür kuruluşunun koruyucusu oldu. İnsani rolü özellikle 1970’lerin başında bir süreliğine muazzam popüler olmasını sağladı. Bu dönemde, İran’ın içinde çok seyahat etti, ülkenin en ücra köşelerine kadar gitti ve yerel vatandaşlarla konuştu .Önemi, ilk Şahbanu olarak taç giydiği 1967 taç giyme törenlerindeki rolüyle (imparatoriçe) olarak pekişti. Modern İran, Şah’ın veliaht prensin 21. doğum gününden önce ölmesi veya aciz kalması durumunda, onu resmi naip olarak atadığında bir kez daha doğrulandı. Bir kadının naip olarak adlandırılması, Orta Doğu veya Müslüman bir monarşi için oldukça alışılmadık bir durumdu. İran petrolünün yarattığı büyük servet, imparatorluk mahkemesinde bir İran milliyetçiliği duygusunu teşvik etti. İmparatoriçe, 1950’lerde Fransa’da bir üniversite öğrencisi olarak nereli olduğunun sorulduğu  günleri hatırladı:

“Onlara İran’lı olduğumu söylediğimde…Avrupa’lılar, sanki İranlılar barbar ve iğrençmiş gibi dehşet içinde irkilirlerdi. Ancak İran, 1970’lerde Şah döneminde zengin olduktan sonra, her yerde İranlılara iltifatlar yağmaya başladı. Evet majesteleri. Elbette majesteleri. Lütfen majesteleri. Her yanımızda yaltaklanma. Açgözlü dalkavuklar. Sonra İranlıları sevdiler.”

Devam edecek...

SANAT VE KÜLTÜRE KATKILAR…

İmparatoriçe, saltanatının başından itibaren İran'da kültür ve sanatın tanıtımına aktif bir ilgi gösterdi. Onun himayesi sayesinde, tarihi ve çağdaş İran sanatını hem İran'da hem de batı dünyasında öne çıkma tutkusunu ilerletmek için çok sayıda organizasyon yaratıldı ve teşvik edildi.

İmparatoriçe, kendi çabalarının yanı sıra çeşitli vakıf ve danışmanların yardımıyla bu amacı gerçekleştirmeye çalıştı. Bakanlığı, geleneksel İran Sanatları (dokuma, şarkı söyleme ve şiir resitali gibi) ve Batı tiyatrosu dahil olmak üzere birçok sanatsal ifade biçimini teşvik etti. Sahne sanatlarını destekleyen en tanınmış çabası, Şiraz Sanat Festivali’nin himayesiydi. Zaman zaman tartışmalı olan bu etkinlik, 1967’den 1977’ye kadar her yıl düzenlendi ve hem İranlı hem de batılı sanatçıların canlı performanslarına yer verdi. Bununla birlikte,kraliçenin zamanının çoğu, müzelerin yaratılmasına ve koleksiyonlarının toplanmasına gitti.

Eski bir mimarlık öğrencisi olarak, imparatoriçenin yeteneği, Mohsen Foroughi’ye fiilen yardım ederek ve 1968’de tamamlanan Niavaran Kraliyet Sarayı’nda görülüyor: Geleneksel İran mimarisini 1960’ların çağdaş tasarımıyla harmanlıyor. Esas olarak Batı ve Doğu sanatı, felsefesi ve dini üzerinde eserler içeren 22.000 kitaptan oluşan imparatoriçenin kişisel kütüphanesi vardır; iç mekan Aziz Farmanfarmayan tarafından tasarlanmıştır.

SANAT…

Tarihsel olarak kültürel açıdan zengin bir ülke olan 1960’ların İran’ının gösterecek çok az şeyi vardı. 2.500 yıllık tarihi boyunca üretilen büyük sanat hazinelerinin birçoğu yabancı müzelerin ve özel koleksiyonların eline geçmişti. İran’a kendi tarihi eserlerinden uygun bir koleksiyon sağlamak imparatoriçenin başlıca hedeflerinden bir haline geldi. Bu amaçla, yabancı ve yerli koleksiyonlardan çok çeşitli İran eserlerini ”geri satın almak” için kocasının hükümetinden izin ve fon sağladı. Bu, 1972’den 1978’e kadar imparatoriçeye danışmanlık yapan, dönemin en önde gelen İran antika tüccarları olan Houshang ve Mehdi Mahboubian kardeşlerin yardımlarıyla sağlandı. Bu eserlerle birkaç ulusal müze kurdu (çoğu günümüze kadar ayakta kaldı) ve National Trust’ın İran versiyonunu başlattı.

Onun rehberliğinde oluşturulan müzeler ve kültür merkezleri arasında Negarestan Kültür Merkezi, Reza Abbasi Müzesi, değerli Lorestan bronz koleksiyonuyla Khorramabad Müzesi, Ulusal Halı Galerisi ve İran Züccaciye ve Seramik Müzesi yer alıyor.

ÇAĞDAŞ…

İmparatoriçe, tarihi İran eserlerinden oluşan bir koleksiyon oluşturmanın yanı sıra, çağdaş Batı ve İran sanatına ilgi duyduğunu da ifade etti. Bu amaçla, Tahran Çağdaş Sanat Müzesi’nin himayesine aldı. Bu kurumu kurma ve genişletme çalışmasının meyveleri, belki de imparatoriçenin İran halkına en kalıcı kültürel mirasıdır.

İmparatoriçe, hükümetten tahsis edilen fonları kullanarak, Batı sanatının birkaç önemli eserini satın almak için 1970’lerin biraz durgun bir sanat piyasasından yararlandı. Onun rehberliğinde müze, Pablo Picasso, Claude Monet, George Grosz, Andy Warhol, Jackson Pollock vb. sanatçıların 150 eserini satın aldı. Bugün, Tahran Çağdaş Sanat Müzesi Koleksiyonu, Avrupa ve ABD dışındaki en önemli koleksiyonlardan biri olarak kabul ediliyor. Geniş koleksiyon, devlet tarafından yayınlanan büyük bir sehpa üzeri kitabında zevkli bir şekilde sergilendi. İran Modern adlı “Assouline Müzesi” İranlı modern bir heykeltıraş ve imparatoriçenin eski kültür danışmanı olan Parviz Tanavoli’ye göre, etkileyici koleksiyonun “yüzlerce değil, onlarca milyon dolar” karşılandığında toplandı. Bugün, bu varlıkların değerinin yaklaşık 2.8 milyar ABD dolarına yakın olduğu tahmin edilmektedir.

Koleksiyon, 1979’da Pehlevi Hanedanı’nın düşüşünden sonra iktidara gelen Batı karşıtı İslam Cumhuriyeti için bir ikilem yarattı. Köktendinci hükümet İran’daki batı etkisini siyasi olarak reddetse de, imparatoriçe tarafından toplanan Batı Sanat Koleksiyonu, muazzam maddi değeri uyarınca elde tutuldu. Bununla birlikte, halka açık olarak sergilenmedi ve Tahran Çağdaş Sanat Müzesi’nin mahzenlerinde yaklaşık yirmi yıl saklandı. Bu koleksiyonun büyük bir kısmının Eylül 2005’te Tahran’da gerçekleşen bir sergide kısaca tekrar görülmesinin ardından, rafa kaldırılan sanat eserlerinin akibeti hakkında birçok spekülasyona neden oldu.

İSLAM…

1978’in başlarında İran’da imparatorluk hükümetinin gücünün ve zenginliğinin çok fazla belirgin hale gelmesiyle beraber, ülke halkının memnuniyetsizliğinin bir dizi faktörü, yaklaşan İslam Devrimi’ne katkıda bulundu.

Ülke içindeki hoşnutsuzluk armaya devam etti ve yılın ilerleyen aylarında monarşiye karşı gösteriler çoğalmaya başladı. Farah Diba, anılarında bu süre zarfında “giderek artan bir huzursuzluk duygusu olduğunu “ yazdı. Bu koşullar altında Şahbanu’nun resmi faaliyetlerinin çoğu, güvenliğiyle ilgili endişeler nedeniyle iptal edildi.

Yıl sona ererken, siyasi durum daha da kötüleşti. Ayaklanmalar ve huzursuzluk giderek yükseldi ve Ocak 1979’da doruğa ulaştı. Hükümet, İran’ın büyük şehirlerinin çoğunda sıkı yönetim ilan etti. Artık ülke açıkça bir devrimin eşiğindeydi.

Şah Muhammed Rıza ve Farah, şiddetli protestolara yanıt olarak ülkeyi terk etmeye karar verdiler. Her ikisi de çocuklarıyla birlikte 16 Ocak 1979’da uçakla İran’dan ayrıldı.

İRANDAN AYRILDIKTAN SONRA…

Şah ve Şahbanu’nun İran’dan ayrıldıktan sonra nereye gidecekleri, hükümdar ve danışmanları arasında bile bazı tartışmalara yol açtı. Şah, hükümdarlığı sırasında Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile yakın ilişkiler sürdürmüş ve Farah, başkanın eşi Cihan Sedat ile yakın bir dostluk geliştirmişti. Mısır Devlet Başkanı, imparatorluk çiftine Mısır’a sığınma daveti gönderdi ve kabul ettiler. İran’da ortaya çıkan siyasi durum nedeniyle, devrimden önce İran Monarşisi ile dostane ilişkiler içinde olanlar da dahil olmak üzere birçok hükümet, Şah’ın kendi sınırları içinde varlığını bir sorumluluk olarak gördü. İran’daki Devrimci Hükümet, hem Şah’ın hem de Şahbanu’nun tutuklanmasını (ve daha sonra öldürülmesini) emretmişti. Yeni İran hükümeti birkaç kez onların iadesini şiddetle talep etmeye devam edecekti, ancak devrik hükümdarın ve muhtemelen imparatoriçenin dönüşü için yabancı güçlere baskı yapmak için ne ölçüde hareket edeceği o zamanlar bilinmiyordu.

İmparatorluk çifti, varlıklarının ev sahipleri için oluşturduğu potansiyel tehlikenin farkındaydı. Yanıt olarak, on dört aylık kalıcı sığınma süresinden sonra, yeni bir arayışa ve onları birçok ülkeden geçen bir yolculuğa başlayarak Mısır’ı terk ettiler. Mısırdan sonra, kısa bir süre Kral II. Hasanı’n konuğu oldukları Fas’a gittiler.

Fas’tan ayrıldıktan sonra Şah ve imparatoriçeye Bahamalar’da geçici sığınma hakkı verildi. Bahama vizelerinin süresinin dolması ve yenilenmemesi üzerine Meksika’ya başvurdular ve kabul edildiler. Mexico City yakınlarındaki Cuernavaca’da bir villa kiraladılar. Artık git gide onları daha kötü günler bekliyordu.

devam edecek...

.