KADIKÖYLÜ KÜÇÜK SARA-42-
1988 yılı geldiğinde, artık kış aylarında Eti ve Hayim Nifusi çiftiyle çok yakınlaşmıştık. Sık sık çocukları alıp Demirören Sitesi’ndeki yazlığa giderdik.
Bizim evde şömine vardı. Eve girer girmez David hemen şömineyi yakardı. Masayı kurardık ve yanımızda götürdüğümüz hazır pilaki, yaprak sarma gibi kutuları açar, sucukları şişe geçirip şöminede pişirirdik. Taze ekmeklerin arasına koyar sucukları ve eritilmiş kaşerleri yerdik. Çocuklar o kadar eğlenirlerdi ki etrafta kahkahalar çınlardı. Biz dördümüz de çok güzel sohbet ederdik. Her şeye çok kolay gülerdik. Serde gençlik vardı. Sohbete doyamazdık. Sonra ateşi söndürür ve evlerimize dönerdik. Çocukların üçü de; Suzika, Soni ve Hay çok iyi anlaşırlardı. Bu sucuk partilerine bayılırlardı. Bazen de hafta sonları buluşup yemeğe çıkardık. Ayda bir kere de yazlık sitedeki çiftlerden birinin evine giderdik. Tabii ki şehirdeki kışlık evlerine. Aramızda üç Türk, bir Ermeni çift ve Nifusi’lerle biz vardık. Sırasıyla toplanır ve çok eğlenirdik.
Hay artık büyümüştü ve eskisi kadar çok hastalanmıyordu. Annemlere gitmeye bayılırdı. Özellikle yemeklerini çok severdi. “Granmama İda’nın servisi çok iyidir” derdi. Annem de ona bayılırdı. “Oğluma tencere yemekleri pişiriyorum” deyip mutlu olurdu. Soni bazı sabahlar erken kalkar annemlere gidip onlarla sabah kahvesi içerdi. Ardın babamla caddeye çıkar, onu dolmuşa bindirip, kendisi de okuluna giderdi. Annem ve babam çok fedakar ve sevgi dolu insanlardı. Torunlarına deli divane olurlardı.
88 yılı Aralık ayındaki 32. doğum günümü yine aynı takımla toplanarak kutladık. Ailem ve Fügen. Fügen artık ailemizin bir parçası gibiydi. Divan’ın kestaneli pastası yine masanın tam ortasındaydı.
Çocuklar hızlı büyüyorlardı. Ari artık 17 yaşına dayanıyordu. Lisedeydi ve ilk aşklar başlamıştı. Rina 12 yaşındaydı ve artık Kadıköy Anadolu Lisesi'ne gidiyordu. Hala bale okuluna gidiyordu. Her sene Atatürk Kültür Merkezi’nin büyük salonunda yıl sonu resitalleri oldu. Ablam her sene bale kostümlerinin, terzilerin peşine düşerdi. Resitallere ailece giderdik. Bizim kız sahneye çıkınca heyecandan kalplerimiz çarpardı.
O sene artık Hay palazlandığından ötürü David’le tiyatroya ve AKM’de sahneye konan operalara ve bale gösterilerine gitmeye başlamıştık. Genç kızken annemlerle sık sık gittiğimiz konser ve operaları çok özlemişim meğerse. Yıllarca, bebek, çocuk, iş güç gibi yalıtılmış bir hayattan sonra sanat olaylarına dönüş yapmak beni yeniden çoğaltmaya başlamıştı. O yıllarda çok fazla kitap okuyordum ve çocukluğumda aldığım 10 yıllık klasik müzik eğitimim depreşmişti. O yıllar kaset yıllarıydı. Sık sık müzik mağazalarına gider klasik müzik kasetleri alırdım. Çocuklarla evde devamlı bu müzikleri dinlerdik. Onlar da artık klasik bestecileri ve eserlerine düşkün olmuşlardı. Bestecileri tanımaya başlamışlardı.
Göztepe’de, sinagogun yanına, gençliğimizden beri sabırla beklediğimiz Göztepe Kültür Derneği, yepyeni binasının içinde faaliyetlerine başlamıştı. Bu çok heyecan verici bir şeydi. Bizim yakada doğup büyüyenler bilir, biz gençler her zaman böyle bir derneğin eksikliğini çok yaşamıştık. Bu yaşımızda bile böyle bir yere meğerse ne kadar ihtiyacımız varmış? O sene ablam Göztepe Kültür Derneği’nin kadınlar tiyatrosuna girmişti ve sahneye çıkıp, skeçler yazıp oynuyorlardı. Eve farklı bir ruhla dönüp, keyifle yaptıklarını anlatıyordu. Benim ufaklık henüz çok büyümediğinden, onu uzun saatler boyunca yalnız bırakmak istemiyordum. Zaman akıp gidiyordu. Hafta sonları cumartesi ve pazar sabahları çocukları Talmud Tora’ya götürürdük. Derslerin ardından İzzet Bana’nın Los Paşarikos Sefaradis korosunun provaları başlardı. O güzel çocukların kuş gibi şakıyan seslerini dinleyerek geçen o saatler bana çok keyif verirdi.
89 yılı yine aynı tempoyla giderken sevgili kuzenimiz Aşer 38 yaşındayken, çok ciddi bir beyin kanaması geçirdi ve sağ tarafı felç oldu. Bu bütün aile için bir yıkımdı. Teyzem Veneta artık çok yaşlıydı. Annem Aşer’i bir anneden ileri derecede severdi. Aşer’i Amerikan Hastanesi’ne yatırdık. Dr. Emil Goldenberg’in gözetiminde yaklaşık bir ay hastanede kaldı. 3 gün komada kaldıktan sonra uyandı ve tedavileri başladı. Venezya ve ben yere göğe sığamıyorduk. Sevgili erkek kardeşimiz gözümüzün önünde gencecik kayıveriyordu. Yaklaşık bir ay kadar hastaneyi mesken tuttuk. Ben her gün erkenden hastaneye gidiyordum. Arada diğer kuzinler Meri, Karolin ve Eti Weinstein’da sık sık geliyorlardı. Bir ay sonra Aşer’i nispeten düzelmiş olarak evine getirdik. Kısmen de olsa sağ tarafı biraz hissetmeye başlamıştı. Fizik tedavileri yapılıyordu. Ama önümüzde uzun ince bir yol vardı. Ablam ve ben yaklaşık 4 sene süren bir maratona girmiştik. Aşer’in beyni çok hasar gördüğü için çocuklaşmış gibiydi. En ufak bir şeyde ağlıyordu. O sene ablamla onu kaç tane doktora götürdüğümüzü sayamıyorum bile. Yüksek tansiyonunu, böbrek kanalını tıkayan büyük bir taş yaratmıştı. Henüz 1,5 aylık felçliyken çok riskli bir böbrek ameliyatına alınmıştı. Venezya ile ben devamlı onun yanındaydık. Venezya’nın çocukları kayınvalidesinin gözetimindeydiler. Benimkiler de annemin. Onlar çok zor ve acılı yıllardı ama sonunda Aşer’i iyileştirdik. Tam olarak iyileştiği zaman, Veneta teyzem 83 yaşındayken yaşama uykusunda veda etti. Oğlunun tamamen iyileştiğini gördükten sonra yorgun ve yaşlı kalbi duruvermişti. Bu arada bizler de o genç yaşlarımızda böyle böyle olgunlaşıyorduk. Artık hayatın sarp ve dikenli yollarının başlangıcına adım atmıştık.
89 yılının sonbahar sezonunda ben de Göztepe Kültür Derneği’nin kadınlar tiyatrosuna girdim. Aşer’le uğraştığımız saatlerin dışında orası ablamla bana terapi merkezi gibi geliyordu. Orada problemlerimizi unutuyor, başka bir boyuta geçiyorduk. Çok eğlenirdik. Provalar yaparken vaktin nasıl geçtiğini anlamazdık bile. 90 yılının boyunca günlerce provalar yaparken, arada hanımların çay saatlerinde küçük skeçler yapardık. “La kazika” adında bir tiyatro oyunu hazırlıyorduk. Ablam ve iki üç genç kadın daha oyunu yazmışlardı. Aman Allahım ne heyecandı. Başrol ablamındı. Yarı Ladino, yarı Türkçe yazılmış bir komediydi. Benim iki rolüm vardı. Biri komşu kadın, diğeri de yaşlı bir dul erkek olan Rafael rolü. O rolüm için, babamın lacivert çizgili takım elbisesini giymiştim. Yüzüme yapılan erkek makyajıyla beni kuliste gören babam bana “Hayimiko” demişti. Çünkü aynı ona benzemiştim.
O sene Eylül ayında Soni ortaokula başlamıştı. Özel Moda Lisesi’ne gidiyordu. Hayı’da evimize çok yakın olan “Ayten Anaokulu”na yazdırmıştık. Ama onu erkenden kaldırmaya kıymadığımdan, 12 gibi öğle yemeğini verip yuvaya öyle götürürdüm. Herkes ve öğretmeni ona bayılırdı. Çok komik ve şirin bir oğlandı. Bazen annem yedirir ve onu okuluna bırakırdı. 90 yılında çok şeyler oluyordu. Göztepe Kültür Derneği artık hayatımızın önemli bir parçası olmuştu. Ayda bir yapılan disko-kabare gecelerinde çok eğlenirdik. Orada sabahlara kadar dans ederdik. Çıkışta da Bostancı’ya gider, dürüm yerdik. Artık geceleri çocukları evde yalnız bırakabiliyorduk. Soni çok akıllı ve güvenilir olduğu için ona gözüm kapalı güvenirdim. O zaten doğduğundan beri bana güven verirdi. Bu arada dernekteki tiyatrodan harika arkadaşlarımız olmuştu. Perla Hasan, Eti Romano, Yıldız Krespi, Jinet Bahar, Venezya, ben çok güzel arkadaşlıklar kurduk. Yine derneğin kültür komisyonunda eski Kadıköylü çok sevdiğimiz Beti ve Yaşar Levent (Salvo Levi Ravuna ve Beti Day), ve komisyondaki Yeşua Salvo Loya ve eşi Lizet’le çok yakınlaşmıştık. Aynı sene yine Göztepe çatısı altında “Nostalji” adıyla bir orkestra kuruldu. Bu orkestrada David ritm gitar çalardı. Akordeonda Eli Meriç, bateride Rıfat Pinto, perküsyonlarda Gery Erdemanar, solo gitarda Selim İlyazer, klavyede Sabi Savaryego vardı. Moiz Magriso solistti. Mükemmel bir sesi vardı. Fransızca ve İtalyanca şarkılar söylerdi. Ben de bazen aşka gelir ona vokal yapardım. Enstrüman çalanların eşleri de bu provalara katılırlardı. Benim Kadıköy’lü eski gençlik arkadaşım Moşe Baharhak da derneğin faaliyet komisyonu başkanıydı. Orkestra prova yaparken müzik aksamlarıyla ilgilenir, ses ayarlamaları ve tonmeisterlik yapardı. Eli Meriç’in eşi Janet Meriç, Gery’nin eşi Alegra, Magriso’nun eşi Ayla Magriso da provalara gelirlerdi. Erkekler çalarken, biz de hem onları dinler, hem de kahve içip sohbet ederdik. Onlar çok güzel yıllardı. Artık çok geniş bir arkadaş grubu olmuştuk. Bu kişilerden ayrı olarak Meriç’in kız kardeşi Eti ve Aslan Öztovi, Ayla Magriso’nun kız ve erkek kardeşleriyle eşleri, Ayla’nın samimi arkadaşı Eti ve Rıfat Sadi de bu grubun içindeydiler. Rıfat da benim Yıldırım Spor Kulübünden arkadaşım, David’in de Musevi Lisesinden sınıf arkadaşıydı. Bir oğulları, bir de kızları vardı. Her hafta harika barlara gider canlı müzik dinlerdik. Bazen yemekli müzikli, yerlere ve arada bir de Zorba Taverna’ya giderdik. Evlerimizde de toplanır keyifli saatler geçirirdik. 1990 yılının nisan ayında, David bir gün bana hayatının sürprizini yaptı ve İsrael'e uçak bileti aldığını söyledi. İnanır mısınız sevinçten nefesimin kesildiğini hissetmiştim. Tam 17 yıldır İsrael’e gitmemiştim ve artık rüyalarımda kendimi İsrael sokaklarında gezerken görürdüm.
O kadar mutlu olmuştum ki bunu kelimelerle anlatmak kabil değil. Oranın her şeyini özlemiştim. kuzenlerimi, sokakları, Haifa’yı, Tel Aviv’i ve illaki Yeruşalayim’i. Bütün akrabalara götürülecek onlarca hediye alışverişinden sonra, nihayet seyahat günü geldi. Aylardan Nisandı. Soni Venezya’da kalacaktı, Hay da annemlerde. Uçağa bindiğimiz zaman o kadar mutluydum ki anlatamam, nedir ki uçak havalanıp, İstanbul bulutların altında kalınca, ağlamaya başladım. Çocuklarım orada kalmışlardı ve ben onlardan ilk defa ayrılıyordum, hem de 15 günlüğüne. Neyse El -Al uçağının içinde kendimi evde hissetmeye başlamıştım. Kulaklıkları takınca İbranice şarkılar dinlenirdi. El-Al dergisinin yarısı İngilizce ve harika bir dergiydi. Hosteslerin ikramları hep özlemlediğim lezzetlerdendi. Havaya girmiştim bile. David ilk defa gidiyordu İsrael’e ve o da çok heyecanlıydı.
Uçak alçalmaya başlayıp da İsrael görünmeye başladığı zaman, ben bu sefer sevinçten ağlamaya başlamıştım. İndik, çıkış kapısında kuzenim Moshe Sasson ve kızı Miri bizi bekliyordu. Öyle bir sarıldık ki, ayırabilene aşk olsun. İkimiz de sevinç ve hasretten ağlıyorduk. Güle oynaya bizi abisi Yisthak'ın Haifa'nın Carmel bölgesindeki evlerine götürdü. Aman Allah, eşi Dalia, oğlu Yossi ve sevgili yengem Tante Viki ile buluşmamız efsaneydi. Dayım Yosef artık yoktu. Çocuklar büyümüşlerdi. Vikita ilk eşinden ayrılmış, ilk çocuğu Ofer’i yanına almıştı. İkinci eşi Avri’den Noa adında minik bir kızı vardı. Noa, çok cimcime bir kızdı. Yossi artık sevdiği kız olan İris’le birlikte ayrı evde yaşıyordu. Kuzenim Moshe'lerde de aile büyümüştü. Büyük kızları Miri bir yıllık evliydi. Balayına İstanbul’a gelmişler, onlarla birkaç kere buluşmuş ve evlerimizde ağırlamıştık. Oğulları Gal bir kibutzda yaşıyordu. İlk defa gördüğüm Lior ise 14 yaşındaydı. Tant Viki’nin varlığı, beni eski yıllarıma taşımıştı. Muhteşem bir kadındı ve David’e bayılmıştı. Ben de ona gülerek, “annemden sonra, sen de David’e aşık oldun” diyordum. Beni duygu ve sevinç yüklü günler bekliyordu. 35 yaşıma yakınken sanki yeniden özüme kavuşmuştum. Sokaklarda zıplayarak geziyordum. Her yere dokunuyor, yolda çiçekleri yaprakları okşuyordum. Bütün dünyaya, her yere ve her şeye sarılmak istiyordum. Son derece mutluydum.
İRAN’A VELİAHT VEREN KRALİÇE FARAH DİBA
1 & 2
Farah Diba, 14 Ekim 1938’de Tahran'da üst sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Yüzbaşı Sohrab Diba ve eşi Farideh Ghotbi’nin tek çocuğuydu.
Farah, babası aracılığıyla nispeten varlıklı bir geçmiş sahipti. 19. yüzyılın sonlarında büyükbabası, Rusya’nın St. Petersburg kentindeki Romanov döneminde İran Büyükelçisi olarak görev yapan bir diplomattı. Kendi babası, İran İmparatorluk Silahlı Kuvvetleri’nde bir subaydı ve St.Cyr’deki Fransız Askeri Akademisi mezunuydu.
Farah, anılarında babasıyla yakın bir bağı olduğunu ve babasının 1948’deki beklenmedik ölümünün onu derinden etkilediğini yazmıştı. Genç ailenin maddi durumu zordu. Bu kısıtlı koşullarda ,Kuzey Tahran’daki geniş aile villalarından çıkıp, annesi Farideh’in erkek kardeşlerinden biriyle, ortak bir daireye taşınmak zorunda kaldılar.
EĞİTİM VE EVLİLİĞİN YOLUNDA…
Genç Farah Diba, eğitimine Tahran'daki İtalyan okulunda başladı. Ardından 16 yaşına kadar Jeanne d’Arc okuluna ve daha sonra Lycee Razi’ye geçti. Genç kızken bir atletti ve okulunun basketbol takımının kaptanı olmuştu .Oradaki eğitimini tamamladıktan sonra, Albert Besson’un öğrencisi olduğu Paris’teki Ecole Speciale d’Architecture’de mimarlık öğrencisi oldu.
O sırada yurt dışında okuyan bir çok öğrenci, devletin sağladığı burslarla öğrenim görmekteydi. Farah da tam burslu başarılı bir mimarlık öğrencisiydi. Bu nedenle Şah, devlet başkanı olarak yabancı ülkelere ziyaretler yaptığında, yerel İranlı öğrencilerle sık sık bir araya gelirdi. Farah Diba, 1959’da Paris’teki İran Büyükelçiliğinde böyle bir toplantı sırasında ilk kez Şah Muhammed Rıza Pehlevi’ye takdim edildi.
1959 yılında Farah Tahran'a döndükten sonra, Şahın ilk karısı Fevziye’den olan kızı Şahnaz’ın sayesinde, Şahla sık sık bir araya getirildi. Kızların yaşları birbirine yakındı. İkisi arasındaki dostluğun mizanseninde, Şah Farah’a kur yapmaya başladı. Çift, 23 Kasım 1959’da nişanlandıklarını duyurdu.
EVLİLİK VE AİLE...
Farah Diba, 20 Aralık 1959’da 21 yaşındayken Şah Pehlevi ile evlendi. İran’ın genç kraliçesi büyük merak konusu oldu ve düğünü dünya çapında basının ilgisini çekti. Gelinliği ve tüm kıyafetleri ,o zamanlar Dior’un moda evinde o zaman bir tasarımcı olan Yves Saint Laurent tarafından tasarlandı ve düğünde duvağının üzerine takması için, yeni yaptırılan Noor-Ol-Ain-Diamond tacını taktı.
İmparatorluk düğünüyle ilgili gösteriş ve kutlamalardan sonra, bu birliğin başarısı kraliçenin bir erkek varis doğurma yeteneğine bağlı hale geldi. Daha önce iki kez evlenmiş olan Şahın ilk eşinden bir kızı olmuştu. İkinci eşi Süreyya ise ne yazık ki kısırdı. Genç kraliçenin üzerindeki baskı şiddetliydi. Şahın kendisi, tıpkı hükümetin diğer üyeleri gibi bir erkek varisin doğmasını şiddetle istiyordu.
Sonuç olarak çiftin 4 çocuğu oldu: İran Veliaht Prensi Rıza Cyrus Pehlevi (1960), İran Prensesi Farahnaz Pehlevi (1963), İran Prensi Ali Rıza Pehlevi (1966-2011), İran Prensesi Leyla Pehlevi (1970-2001)
KRALİÇE VE İMPARATORİÇE OLARAK…
Yeni kraliçenin, kamu veya hükümet işlerinde oynayacağı kesin rol belirsizdi. Asıl rolü sadece Şaha erkek bir varis vermekti. Saray da ondan başkaca bir talepte bulunulmuyordu. Bununla birlikte, veliahtın doğmasından sonra diğer faaliyetlere ve resmi uğraşlara ayırmakta özgür kalan kraliçe zamanının çoğunu bu işlere harcamaya başladı. Muhammed Rıza her zaman uzun boylu kadınlardan hoşlanırdı. Farah kocasından daha uzundu. Bu da onu bu gerçeği gizlemek için yeni yollar bulmaya yöneltti. Genellikle imparatorluk çiftinin fotoğrafı çekildiğinde, biri veya ikisi sandalyelerde oturuyordu veya şah merdivenlerin bir üst basamağında dururken, Farah hemen altındaki basamakta duruyor ve güzel resim veriyorlardı.
Diğer birçok kraliyet eşi gibi, kraliçe de başlangıçta kendisini törensel rolle sınırladı. 1961’de Fransa’ya yaptığı bir ziyaret sırasında, Fransız hayranı olan Farah, Fransa Kültür Bakanı Andre Malraux ile arkadaş oldu ve onu, 1979 İslam Devrimine kadar canlı bir ticaret olan, Fransız ve İran sanat galerileri ve müzeleri arasında kültürel eserlerin değiş tokuşunu düzenlemeye yönlendirdi. Zamanının çoğunu, tartışmalı konulara derinlemesine girmeden çeşitli eğitim ve sağlık kurumlarının açılışlarına katılarak geçirdi. Ancak zaman ilerledikçe bu pozisyon değişti. Kraliçe, kendisini ilgilendiren sorunlar ve nedenlerle ilgili hükümet işlerine çok daha aktif bir şekilde dahil oldu. Finansman sağlamak ve dikkati özellikle kadın hakları ve kültürel gelişim alanlarındaki nedenlere odaklamak için kocası Şah ile olan yakınlığını ve nüfuzunu kullandı. Farah’ın endişeleri, siyasetin kendi alanından çıkarıldığı ”eğitim, sağlık, kültür ve sosyal konular” idi.
Ancak Şah'ın siyasi açıdan güçlü ikiz kardeşi Prenses Eşref, Farah’ı rakip olarak görmeye başladı. Farah’ın, Prenses Eşref’in, saraydaki etkisini azaltması için kocasına baskı yapmasına yol açan, görümcesiyle olan rekabetiydi.
İmparatoriçenin ana girişimlerinden biri, İranlı kadınların eğitimini iyileştirmeyi amaçlayan ve İran’daki ilk Amerikan tarzı olan Pehlevi Üniversitesini kurmaktı; O zamandan önce, İran Üniversiteleri her zaman Fransız tarzını model almıştı. İmparatoriçe 1978’de görevlerinin şunlar olduğunu yazdı:
Eğitim, sağlık, kültür ve sosyal alanlarda başkanlığını yaptığım ve çok aktif olarak yer aldığım tüm organizasyonları detaylı olarak yazamadım. Bu neredeyse bir kitap kadar uzun olacaktı. Basit bir liste belki fikir verebilir: Çalışan annelerin çocukları için aile refahı teşkilatı-kreşler, kadınlara ve kızlara okuma öğretimi, mesleki eğitim, aile planlaması; Kan Transfüzyonu Organizasyonu; Kanserle Mücadele Örgütü; Muhtaçlara Yardım Kuruluşu…Çocuk Merkezi; Çocukların Entelektüel Gelişim Merkezi…İmparatorluk Felsefe Enstitüsü; İran Kültürü Vakfı; Şiraz Festivali, Tahran Sinema Festivali; İran Folklor Örgütü; Asya Enstitüsü; Medeniyetler Tartışma Merkezi; Pehlevi Üniversitesi; Bilimler Akademisi.
Farah, hafta içi her gün sabah 9’dan,akşam 9’a kadar hayır faaliyetlerinde uzun yıllar çalıştı. Sonunda kraliçe çeşitli konularda, çeşitli yardım taleplerini ele alan 40 kişilik bir kadroya başkanlık etti. İmparatorluk hükümetindeki en görünür figürlerinden biri ve 24 eğitim, sağlık ve kültür kuruluşunun koruyucusu oldu. İnsani rolü özellikle 1970’lerin başında bir süreliğine muazzam popüler olmasını sağladı. Bu dönemde, İran’ın içinde çok seyahat etti, ülkenin en ücra köşelerine kadar gitti ve yerel vatandaşlarla konuştu .Önemi, ilk Şahbanu olarak taç giydiği 1967 taç giyme törenlerindeki rolüyle (imparatoriçe) olarak pekişti. Modern İran, Şah’ın veliaht prensin 21. doğum gününden önce ölmesi veya aciz kalması durumunda, onu resmi naip olarak atadığında bir kez daha doğrulandı. Bir kadının naip olarak adlandırılması, Orta Doğu veya Müslüman bir monarşi için oldukça alışılmadık bir durumdu. İran petrolünün yarattığı büyük servet, imparatorluk mahkemesinde bir İran milliyetçiliği duygusunu teşvik etti. İmparatoriçe, 1950’lerde Fransa’da bir üniversite öğrencisi olarak nereli olduğunun sorulduğu günleri hatırladı:
“Onlara İran’lı olduğumu söylediğimde…Avrupa’lılar, sanki İranlılar barbar ve iğrençmiş gibi dehşet içinde irkilirlerdi. Ancak İran, 1970’lerde Şah döneminde zengin olduktan sonra, her yerde İranlılara iltifatlar yağmaya başladı. Evet majesteleri. Elbette majesteleri. Lütfen majesteleri. Her yanımızda yaltaklanma. Açgözlü dalkavuklar. Sonra İranlıları sevdiler.”
Devam edecek...
SANAT VE KÜLTÜRE KATKILAR…
İmparatoriçe, saltanatının başından itibaren İran'da kültür ve sanatın tanıtımına aktif bir ilgi gösterdi. Onun himayesi sayesinde, tarihi ve çağdaş İran sanatını hem İran'da hem de batı dünyasında öne çıkma tutkusunu ilerletmek için çok sayıda organizasyon yaratıldı ve teşvik edildi.
İmparatoriçe, kendi çabalarının yanı sıra çeşitli vakıf ve danışmanların yardımıyla bu amacı gerçekleştirmeye çalıştı. Bakanlığı, geleneksel İran Sanatları (dokuma, şarkı söyleme ve şiir resitali gibi) ve Batı tiyatrosu dahil olmak üzere birçok sanatsal ifade biçimini teşvik etti. Sahne sanatlarını destekleyen en tanınmış çabası, Şiraz Sanat Festivali’nin himayesiydi. Zaman zaman tartışmalı olan bu etkinlik, 1967’den 1977’ye kadar her yıl düzenlendi ve hem İranlı hem de batılı sanatçıların canlı performanslarına yer verdi. Bununla birlikte,kraliçenin zamanının çoğu, müzelerin yaratılmasına ve koleksiyonlarının toplanmasına gitti.
Eski bir mimarlık öğrencisi olarak, imparatoriçenin yeteneği, Mohsen Foroughi’ye fiilen yardım ederek ve 1968’de tamamlanan Niavaran Kraliyet Sarayı’nda görülüyor: Geleneksel İran mimarisini 1960’ların çağdaş tasarımıyla harmanlıyor. Esas olarak Batı ve Doğu sanatı, felsefesi ve dini üzerinde eserler içeren 22.000 kitaptan oluşan imparatoriçenin kişisel kütüphanesi vardır; iç mekan Aziz Farmanfarmayan tarafından tasarlanmıştır.
SANAT…
Tarihsel olarak kültürel açıdan zengin bir ülke olan 1960’ların İran’ının gösterecek çok az şeyi vardı. 2.500 yıllık tarihi boyunca üretilen büyük sanat hazinelerinin birçoğu yabancı müzelerin ve özel koleksiyonların eline geçmişti. İran’a kendi tarihi eserlerinden uygun bir koleksiyon sağlamak imparatoriçenin başlıca hedeflerinden bir haline geldi. Bu amaçla, yabancı ve yerli koleksiyonlardan çok çeşitli İran eserlerini ”geri satın almak” için kocasının hükümetinden izin ve fon sağladı. Bu, 1972’den 1978’e kadar imparatoriçeye danışmanlık yapan, dönemin en önde gelen İran antika tüccarları olan Houshang ve Mehdi Mahboubian kardeşlerin yardımlarıyla sağlandı. Bu eserlerle birkaç ulusal müze kurdu (çoğu günümüze kadar ayakta kaldı) ve National Trust’ın İran versiyonunu başlattı.
Onun rehberliğinde oluşturulan müzeler ve kültür merkezleri arasında Negarestan Kültür Merkezi, Reza Abbasi Müzesi, değerli Lorestan bronz koleksiyonuyla Khorramabad Müzesi, Ulusal Halı Galerisi ve İran Züccaciye ve Seramik Müzesi yer alıyor.
ÇAĞDAŞ…
İmparatoriçe, tarihi İran eserlerinden oluşan bir koleksiyon oluşturmanın yanı sıra, çağdaş Batı ve İran sanatına ilgi duyduğunu da ifade etti. Bu amaçla, Tahran Çağdaş Sanat Müzesi’nin himayesine aldı. Bu kurumu kurma ve genişletme çalışmasının meyveleri, belki de imparatoriçenin İran halkına en kalıcı kültürel mirasıdır.
İmparatoriçe, hükümetten tahsis edilen fonları kullanarak, Batı sanatının birkaç önemli eserini satın almak için 1970’lerin biraz durgun bir sanat piyasasından yararlandı. Onun rehberliğinde müze, Pablo Picasso, Claude Monet, George Grosz, Andy Warhol, Jackson Pollock vb. sanatçıların 150 eserini satın aldı. Bugün, Tahran Çağdaş Sanat Müzesi Koleksiyonu, Avrupa ve ABD dışındaki en önemli koleksiyonlardan biri olarak kabul ediliyor. Geniş koleksiyon, devlet tarafından yayınlanan büyük bir sehpa üzeri kitabında zevkli bir şekilde sergilendi. İran Modern adlı “Assouline Müzesi” İranlı modern bir heykeltıraş ve imparatoriçenin eski kültür danışmanı olan Parviz Tanavoli’ye göre, etkileyici koleksiyonun “yüzlerce değil, onlarca milyon dolar” karşılandığında toplandı. Bugün, bu varlıkların değerinin yaklaşık 2.8 milyar ABD dolarına yakın olduğu tahmin edilmektedir.
Koleksiyon, 1979’da Pehlevi Hanedanı’nın düşüşünden sonra iktidara gelen Batı karşıtı İslam Cumhuriyeti için bir ikilem yarattı. Köktendinci hükümet İran’daki batı etkisini siyasi olarak reddetse de, imparatoriçe tarafından toplanan Batı Sanat Koleksiyonu, muazzam maddi değeri uyarınca elde tutuldu. Bununla birlikte, halka açık olarak sergilenmedi ve Tahran Çağdaş Sanat Müzesi’nin mahzenlerinde yaklaşık yirmi yıl saklandı. Bu koleksiyonun büyük bir kısmının Eylül 2005’te Tahran’da gerçekleşen bir sergide kısaca tekrar görülmesinin ardından, rafa kaldırılan sanat eserlerinin akibeti hakkında birçok spekülasyona neden oldu.
İSLAM…
1978’in başlarında İran’da imparatorluk hükümetinin gücünün ve zenginliğinin çok fazla belirgin hale gelmesiyle beraber, ülke halkının memnuniyetsizliğinin bir dizi faktörü, yaklaşan İslam Devrimi’ne katkıda bulundu.
Ülke içindeki hoşnutsuzluk armaya devam etti ve yılın ilerleyen aylarında monarşiye karşı gösteriler çoğalmaya başladı. Farah Diba, anılarında bu süre zarfında “giderek artan bir huzursuzluk duygusu olduğunu “ yazdı. Bu koşullar altında Şahbanu’nun resmi faaliyetlerinin çoğu, güvenliğiyle ilgili endişeler nedeniyle iptal edildi.
Yıl sona ererken, siyasi durum daha da kötüleşti. Ayaklanmalar ve huzursuzluk giderek yükseldi ve Ocak 1979’da doruğa ulaştı. Hükümet, İran’ın büyük şehirlerinin çoğunda sıkı yönetim ilan etti. Artık ülke açıkça bir devrimin eşiğindeydi.
Şah Muhammed Rıza ve Farah, şiddetli protestolara yanıt olarak ülkeyi terk etmeye karar verdiler. Her ikisi de çocuklarıyla birlikte 16 Ocak 1979’da uçakla İran’dan ayrıldı.
İRANDAN AYRILDIKTAN SONRA…
Şah ve Şahbanu’nun İran’dan ayrıldıktan sonra nereye gidecekleri, hükümdar ve danışmanları arasında bile bazı tartışmalara yol açtı. Şah, hükümdarlığı sırasında Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile yakın ilişkiler sürdürmüş ve Farah, başkanın eşi Cihan Sedat ile yakın bir dostluk geliştirmişti. Mısır Devlet Başkanı, imparatorluk çiftine Mısır’a sığınma daveti gönderdi ve kabul ettiler. İran’da ortaya çıkan siyasi durum nedeniyle, devrimden önce İran Monarşisi ile dostane ilişkiler içinde olanlar da dahil olmak üzere birçok hükümet, Şah’ın kendi sınırları içinde varlığını bir sorumluluk olarak gördü. İran’daki Devrimci Hükümet, hem Şah’ın hem de Şahbanu’nun tutuklanmasını (ve daha sonra öldürülmesini) emretmişti. Yeni İran hükümeti birkaç kez onların iadesini şiddetle talep etmeye devam edecekti, ancak devrik hükümdarın ve muhtemelen imparatoriçenin dönüşü için yabancı güçlere baskı yapmak için ne ölçüde hareket edeceği o zamanlar bilinmiyordu.
İmparatorluk çifti, varlıklarının ev sahipleri için oluşturduğu potansiyel tehlikenin farkındaydı. Yanıt olarak, on dört aylık kalıcı sığınma süresinden sonra, yeni bir arayışa ve onları birçok ülkeden geçen bir yolculuğa başlayarak Mısır’ı terk ettiler. Mısırdan sonra, kısa bir süre Kral II. Hasanı’n konuğu oldukları Fas’a gittiler.
Fas’tan ayrıldıktan sonra Şah ve imparatoriçeye Bahamalar’da geçici sığınma hakkı verildi. Bahama vizelerinin süresinin dolması ve yenilenmemesi üzerine Meksika’ya başvurdular ve kabul edildiler. Mexico City yakınlarındaki Cuernavaca’da bir villa kiraladılar. Artık git gide onları daha kötü günler bekliyordu.
devam edecek...
.