KADIKÖY’LÜ KÜÇÜK SARA-41-

-Kırmızı ev-

1987

1987

Soni artık 3.sınıftaydı. Çok çalışkandı, öğretmeni Ülkü Yılmaz hanım onu çok severdi ,o da öğretmenini. Sınıf arkadaşları çok şeker çocuklardı. Sık sık bize gelirler Soni ile oyunlar oynarlardı. Sınıfta İpek diye bir kız vardı. Annesi ve babası 40 yaşlarındayken onu dünyaya getirdikleri için olgun ve ciddi insanlardı. Kız bize gelmeye bayılırdı. Tek çocuktu. Bize geldiği zaman Soni ve Hay’la çok eğlenirdi. Ben de zaman zaman onlara katılırdım ve birlikte çok eğlenirdik. Annesi bana “İpek size bayılıyor derdi”. Onlar, çok modern harika bir çiftti.

Velhasıl 1986 yılının 11 Aralık günü ben 31 yaşımı bitirmiştim. Kutlama takımı aynıydı annemler, ablamlar ve Fügen. Pastam da Divanın kestaneli pastası. Diğer yazımda anlattığım gibi fotokopi yılları ve yaşam aynı şekilde, durgunlukla devam ediyordu. Bazen hafta sonları kayınvalidemlere yemeğe giderdik veya onları da alıp arabamızla bir yerlere götürürdük. Aynı şekilde bazen de annemleri gezmeye götürür onları hoşnut etmeye çalışırdık. Bazı hafta sonları Avrupa yakasına geçer, Pera Palas’a, Hilton’a veya Tarabya Oteli’ne giderdik. Orada müzikli 5 çayları olurdu. Piyano eşliğinde çay içip pasta yerdik. Soni bu programları çok severdi. Küçük bir prens gibi oturup pastasını yer, piyano dinlerdi. Hay ise dışarıda asansöre dadanırdı. Bulduğu 2-3 küçük çocuk ile asansörler arası fink atardı. Bir yukarı bir aşağı derken babası onu geri getirirdi, birkaç dakika sonra yine toz olurdu. Alem bir oğlandı.

Ocak ayının başında Derby Lastik Fabrikasının işçileri toplu greve girmişlerdi. Fabrikanın çalışmasına izin vermiyorlardı. David ve bürodaki herkes bu yüzden evde oturuyorlardı. İşte bu günlerin birinde David gazetede bir ilan gördü. Erdoğan Demirören, acil paraya sıkıştığı için, Silivri’den biraz önce olan Selimpaşa semtindeki sitelerini uygun fiyatlarla satışa çıkarmıştı. Dairelerin konumları ve fiyatları farklıydı. 5 sene taksitle ayda 125, 250 ve 500 bin liralık taksitlerle satılan daireler vardı. David bunlara bakmak istiyordu. Soni okuldaydı, Hay’ı anneme bıraktık ve Demirören’in Şişhane’deki devasa binasına gittik. Orada planlar, paftalar, resimler vardı. Bir ilgili bize uzun uzun bilgi verdi, evlerin planlarını gösterdi. Aralarında bir ev vardı ki, sitenin tam merkezindeydi. İkinci kattaydı ve karşısı tamamen açıktı ve deniz tabak gibi önümüzdeydi. Ayda 500 bin lira taksitle ve 5 sene boyunca borç ödeyecektik. David’le bakıştık.” Eğer yapabileceksen bunu al, yoksa boş ver “dedim. “Öbürleri nafile” dedim. Gerçek şu ki, ben oturmaktan ziyade, eğer satmaya kalkarsak kar getirecek bir şey almaktan yanaydım. David bu konularda benim önsezilerime güvenirdi. Bizi şirketin bir arabasına bindirdiler ve Demirören sitesine götürdüler. Ocak ayında orası ıssızdı ve rüzgar ıslık çalarak esiyordu. Eve girdik. O şekilde oturmaya imkan yoktu, tadilat gerekliydi, ama konumu mükemmeldi. Deniz tam karşımızdaydı. Ön planda alçak villalar ve palmiye ağaçları vardı. David “diğerlerine de bakalım mı?” deyince, “gerek yok ya bunda anlaş ya da eve dönelim dedim”. Diğerlerinde daireler karşılıklıydı ve herkes evlerin içini görebilirdi. Benim seçtiğimde ise, evimizin içini sadece deniz görebilirdi. David “tamam” dedi. Şişhaneye geri döndük ve muameleler yapıldı. Ertesi gün tapuya gidildi. Henüz bir ay önce doğum günüm olduğu için David evi bana doğum günü hediyesi olarak armağan etti. Bazen dalga geçer ve evimize “villa 31” derdi.

Eve dönüp bizimkilere yazlık ev aldığımızı söyleyince çok şaşırdılar. Babam çok memnun oldu. Annem orası çok uzak” dedi.” ben sadece 1 saat uzaklıkta, zaten ben sık sık şehre gelirim” diyerek onu ikna etmeye çalışıyordum. Sonuç olarak Derby’nin grevi 4 ay boyunca sürerken, biz bu tatilden yararlanarak bir dekorasyon şirketiyle anlaştık, bütün evi baştan aşağı yeniledik. Yer karoları değişti. mutfak, tuvalet baştan başa yenilendi, o yıl ilk defa satılmaya başlayan duşakabin banyoya takıldı. Yenileme bitince, bu defa evi döşemek için mobilyacılara gitmeye başladık. Doğrusu bu grev çok işimize gelmişti. İşlerimizi rahatça yapıyor, üstelik çok eğleniyorduk. Soni öğlenciydi, onu okula gönderdikten sonra, Hay’ı anneme bırakıyor ve eşya vs. bakıyorduk. Sıfırdan ev döşemek çok zevkli bir şeydir. Ben aydınlık olsun diye eşyaları çam ağacından seçmiştim. Çok sevimliydi. Koskocaman bir köşe kanepe vardı. Yere koyu kırmızı halı döşenmişti. Bütün aksesuarlar kırmızılıydı. Şömine de tuğladan yapılmıştı ve çok koyu kırmızıya boyanmıştı. Arka odaların yer taşları parlament mavisi, eşyalar çamdı. Oğlanlara ranza alınmıştı. Ev harika olmuştu. Mutfak araç gereçleri alınmıştı. Yemek takımları beyazdı ve çevrelerinde ince kırmızı çizgileri vardı. Biz artık tabak çanakla ilgilenirken İstanbul’da sonu gelmez bir kar yağmaya başlamıştı. Artık okullar da tatildi. Kar 3 hafta boyunca devamlı yağıyordu. Soni evi görmek istiyordu ama, kardan yollar kapanmıştı. Gidemiyorduk.

Günler böylece akarken, şubat ayında Hay’ın 3. doğum gününü kutladık. Hay kocaman olmuştu. Atlas, haritalar ve bayraklara çok meraklıydı. A4 kağıtlarına atlasa bakarak ülke bayraklarını çizer boyardı. Pastel boyaları vardı. Bir de dosyası. Yaptığı bayrakları dosyasına koyardı. Bütün ülkelerin bayraklarını ve başkentlerini ezbere bilirdi. Haritaları inceler, ülkelerin yerini buldurur ve öğrenirdi. Futbola da çok meraklıydı. Koyu Fenerbahçeli’ydi, maç fikstürlerini bilir ve televizyonda maç seyrederdi.

Soni’nin en büyük hobisi müzikti. Mükemmel bir kulağı ve sesi vardı. Melih Kibar’ın Kadıköy’de açtığı Özel Org Okulu’na gidiyordu. Harika çalıyordu ve çok iyi nota biliyordu. İzzet Bana’nın kurduğu “Los Paşarikos Sefaradis” çocuk korosuna girmişti. Koroda Rina ve Ari de vardı. Soni sesiyle dikkati çekmişti. İzzet, bazı solo bölümleri ona söyletirdi. Hay da şarkıları ezberlemişti. Hepsini evde abisiyle birlikte söylerdi. Bu şarkıların hepsi Ladino dilindeydi ve kulakları bu dille de doluyordu.

Sonunda karlar kalktı. Yollar açıldı. Mobilyacılarla anlaştık. Kamyon yazlığa gitti. Evi döşedik. Harika oldu. Çocuklara 23 Nisan tatilinde yeni eve gideceğimizi söyledik. Soni çok heyecanlıydı. 9,5 yaşındaydı. 23 Nisan sabahı saat 7 de heyecanla uyanmış, bakkala gidip gazete almış, neskafesini yapmış, salonda sütlü kahvesini içip , gazeteyi okurken, David uyandı ve salona gitti. Soni ona “günaydın”dedi ama David’in nutku tutuldu. Çünkü Soni’nin çenesinin altı top gibi şişmiş, kulakları kıvrılmış, çenesi yüzünün ortasında nokta gibi kalmıştı. David ona bir şey demedi çünkü çocuk hiçbir şeyin farkında değildi. Yatağa geldi ve bana ”kalkıp Soni’ye bakar mısın? Suratı Turgut Özal gibi, galiba kabakulak oldu” dedi. Ben salona girdim. Suratı top gibiydi ve gözlükleriyle bana bakınca bıyıksız Turgut Özal gibiydi hakikaten. Ben gülmeye başladım ve “Soni sen galiba kabakulak oldun” dedim. Bağırmaya ve ağlamaya başladı.” Ben çok iyiyim” diye bağırıyordu. Ben ona “aynaya bak” deyince, girişteki aynaya baktı ve küçük dilini yuttu. Derece koyduk 38 ateşi vardı. Doktoru aradık randevu aldık. Hay’ın kabakulak aşısı vardı, ama David’le ben kabakulak geçirmemiştik. Bakıştık ve “hadi hayırlısı “dedik.

Yani yeni evi ziyaret planı başka bahara kaldı. Ancak mayıs ayının sonunda oraya gidebildik. Kabakulak boyunca David’le bana fobi geldi. Sürekli kulak bölgemiz sızlıyordu. Sabah uyanınca korkuyla birbirimize bakıyor, normal olduğumuzu görünce seviniyorduk. Yani 15 gün kabakulak sendromu geçirdik ve çok şükür atlattık. Mayısın sonlarına doğru David’in kuzeni Hayim ve Terry’nin Lora adında ikinci çocukları doğdu. Lorika mavi gözlü, güneş gibi sarışın bir bebekti.

Haziran ayı gelince Soni 4. sınıfa, Rina ise 5. sınıfa geçmişti. Biz de Selimpaşa’daki yeni evimize geçmiştik. Ev çok güzeldi ama beni iki şey huzursuz ediyordu, birincisi evimizde telefon yoktu, ikincisi Istanbul'a uzaktı ve benim aklım fikrim ailemdeydi. Sürekli olarak huzursuzdum. Babamın işten eve döndüğü saat 1’i güç ediyordum. Her gün çocukları alıp sitenin dışındaki benzin istasyonuna gidip onlara telefon ederdim. Babamın sesini duyunca içim rahatlardı. Çünkü babam kalp hastasıydı ve ona bir şey olacağı endişesi beni bitirirdi.

Evimizin tam karşısına kumluk bir plaj vardı. Her sabah saat 11 gibi çocuklarla denize girerdik. Onlar çok mutluydu, bir sürü arkadaş edinmişlerdi. Deniz, güneş, kum onlar için harikaydı. Ben ise ilk defa ailemden bu kadar uzaktaydım ve kendimi garip hissediyordum. Halbuki orada bir çok genç kadın vardı ve onlarla güzel dostluklar kurmuştuk. Kesinlikle yalnız değildik. İki apartman ilerimizde Caddebostan’dan çok yakın arkadaşım olan Hayim Nifusi de oradan bir bahçe katı almıştı. Eşi Eti ile orada tanışmıştım. Çok sevimli ve sıcak bir kızdı. Hemen kaynaşmış ve arkadaş olmuştuk. Onların Suzi adında 7 yaşında bir kızları vardı. Çok şekerdi ve Soni ile çok yakın arkadaş olmuşlardı. Hayim ve Eti’nin kendi şirketleri vardı. İmal ettikleri gömlekleri ihraç ederlerdi. Gündüz işe giderlerdi. Suzi'ye büyükbabası ve babaannesi Liya ve Eliz Nifusi çifti bakarlardı. İkisi de dünya iyisi ve sempatik insanlardı. Eti’ler gece geldikten sonra buluşur, gece yarılarına kadar sohbet ederdik. Karşılıklı gider gelirdik. Bazen mangal yapardık, o kadar çok gülerdik ki, yerlere yatardık. Hepimiz yaşıttık zaten. Ayrıca oradan ev almış bir çok Türk ve Ermeni genç çiftlerle de arkadaş olmuştuk. Bazı geceler çocukları bırakıp Klassis Oteli’nin barına gider, canlı müzik dinlerdik. Bazı akşamlar sırayla evlerde toplanır sohbetler ederdik. Aralarında olan Hilda ve Kevork Türker çiftiyle de çok iyi anlaşırdık. Onların da Sevan isimli bir oğulları vardı. Hay’la yaşıttı ve çok güzel oynarlardı. Temmuz ayında Suzika’nın doğum gününü kutlamıştık. Her hafta sonu misafirlerimiz olurdu. annemler ve kayınvalidemler geldiklerinde yatıya kalırlardı. Rina sık sık gelir, en az bir hafta bizde kalırdı. Eylül ayında da Soni’nin 10. yaşını orada kutlamıştık. Oradaki bütün arkadaşlarımızı çağırmış ve bir doğumgünü partisi yapmıştık. Daha sonra kumda ateş yakmış sucuk ekmek yemiştik.

Artık okul açılacaktı, Pazar günü öğle saatlerinde evimize dönecek, bu sefer de evde aile için yine bir doğum günü partisi yapacaktık. O kış aldığımız ikinci arabamız Murat 131’di ve eve dönerken, yolda tam köprünün üzerinde arabanın v kayışı yandı ve biz köprünün üstünde kaldık. Trafik memurları yardıma yetiştiler, arabayı köprünün dışına çektiler, bize bir taksi ayarladılar ve o gün eve döndük. Annemler anahtarla kapımızı açmışlar ve misafirleri karşılamaya başlamışlardı. Zaten önceden kararlaştırdığımız gibi annemle babam ikramlıkları ısmarlamışlar ve kutuları mutfağa koymuşlardı bile. Güneş oğlumuz 10 yaşındaydı ve ona doğum günü hediyesi olarak Atari bilgisayar hediye etmiştik. Abisinin uydusu olan ufaklık Hay Eytan da etrafta koşup zıplayarak herkese neşe dağıtıyordu.

İRAN’A VELİAHT VEREN KRALİÇE FARAH DİBA 

1 & 2


Farah Diba, 14 Ekim 1938’de Tahran'da üst sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Yüzbaşı Sohrab Diba ve eşi Farideh Ghotbi’nin tek çocuğuydu.

Farah, babası aracılığıyla nispeten varlıklı bir geçmiş sahipti. 19. yüzyılın sonlarında büyükbabası, Rusya’nın St. Petersburg kentindeki Romanov döneminde İran Büyükelçisi olarak görev yapan bir diplomattı. Kendi babası, İran İmparatorluk Silahlı Kuvvetleri’nde bir subaydı ve St.Cyr’deki Fransız Askeri Akademisi mezunuydu.

Farah, anılarında babasıyla yakın bir bağı olduğunu ve babasının 1948’deki beklenmedik ölümünün onu derinden etkilediğini yazmıştı. Genç ailenin maddi durumu zordu. Bu kısıtlı koşullarda ,Kuzey Tahran’daki geniş aile villalarından çıkıp, annesi Farideh’in  erkek kardeşlerinden biriyle, ortak bir daireye taşınmak zorunda kaldılar.

EĞİTİM VE EVLİLİĞİN YOLUNDA…

Genç Farah Diba, eğitimine Tahran'daki İtalyan okulunda başladı. Ardından 16 yaşına kadar Jeanne d’Arc okuluna ve daha sonra Lycee Razi’ye geçti. Genç kızken bir atletti ve okulunun basketbol takımının kaptanı olmuştu .Oradaki eğitimini tamamladıktan sonra, Albert Besson’un öğrencisi olduğu Paris’teki Ecole Speciale d’Architecture’de mimarlık öğrencisi oldu.

O sırada yurt dışında okuyan bir çok öğrenci, devletin sağladığı burslarla öğrenim görmekteydi. Farah da tam burslu başarılı bir mimarlık öğrencisiydi. Bu nedenle Şah, devlet başkanı olarak yabancı ülkelere ziyaretler yaptığında, yerel İranlı öğrencilerle sık sık bir araya gelirdi. Farah Diba, 1959’da Paris’teki İran Büyükelçiliğinde böyle bir toplantı sırasında ilk kez Şah Muhammed Rıza Pehlevi’ye takdim edildi.

1959 yılında Farah Tahran'a döndükten sonra, Şahın ilk karısı Fevziye’den olan kızı Şahnaz’ın sayesinde, Şahla sık sık bir araya getirildi. Kızların yaşları birbirine yakındı. İkisi arasındaki dostluğun mizanseninde, Şah Farah’a kur yapmaya başladı. Çift, 23 Kasım 1959’da nişanlandıklarını duyurdu.

EVLİLİK VE AİLE...

Farah Diba, 20 Aralık 1959’da 21 yaşındayken Şah Pehlevi ile evlendi. İran’ın genç kraliçesi büyük merak konusu oldu ve düğünü dünya çapında basının ilgisini çekti. Gelinliği ve tüm kıyafetleri ,o zamanlar Dior’un moda evinde o zaman bir tasarımcı olan Yves Saint Laurent tarafından tasarlandı ve düğünde duvağının üzerine takması için, yeni yaptırılan Noor-Ol-Ain-Diamond tacını taktı.

İmparatorluk düğünüyle ilgili gösteriş ve kutlamalardan sonra, bu birliğin başarısı kraliçenin bir erkek varis doğurma yeteneğine bağlı hale geldi. Daha önce iki kez evlenmiş olan Şahın ilk eşinden bir kızı olmuştu. İkinci eşi Süreyya ise ne yazık ki kısırdı. Genç kraliçenin üzerindeki baskı şiddetliydi. Şahın kendisi, tıpkı hükümetin diğer üyeleri gibi bir erkek varisin doğmasını şiddetle istiyordu.

Sonuç olarak çiftin 4 çocuğu oldu: İran Veliaht Prensi Rıza Cyrus Pehlevi (1960), İran Prensesi Farahnaz Pehlevi (1963), İran Prensi Ali Rıza Pehlevi (1966-2011), İran Prensesi Leyla Pehlevi (1970-2001)

KRALİÇE VE İMPARATORİÇE OLARAK…

Yeni kraliçenin, kamu veya hükümet işlerinde oynayacağı kesin rol belirsizdi. Asıl rolü sadece Şaha erkek bir varis vermekti. Saray da ondan başkaca bir talepte bulunulmuyordu. Bununla birlikte, veliahtın doğmasından sonra diğer faaliyetlere ve resmi uğraşlara ayırmakta özgür kalan kraliçe zamanının çoğunu bu işlere harcamaya başladı. Muhammed Rıza her zaman uzun boylu kadınlardan hoşlanırdı. Farah kocasından daha uzundu. Bu da onu bu gerçeği gizlemek için yeni yollar bulmaya yöneltti. Genellikle imparatorluk çiftinin fotoğrafı çekildiğinde, biri veya ikisi sandalyelerde oturuyordu veya şah merdivenlerin bir üst basamağında dururken, Farah hemen altındaki basamakta duruyor ve güzel resim veriyorlardı.

Diğer birçok kraliyet eşi gibi, kraliçe de başlangıçta kendisini törensel rolle sınırladı. 1961’de Fransa’ya yaptığı bir ziyaret sırasında, Fransız hayranı olan Farah, Fransa Kültür Bakanı Andre Malraux ile arkadaş oldu ve onu, 1979 İslam Devrimine kadar canlı bir ticaret olan, Fransız ve İran sanat galerileri ve müzeleri arasında kültürel eserlerin değiş tokuşunu düzenlemeye yönlendirdi. Zamanının çoğunu, tartışmalı konulara derinlemesine girmeden çeşitli eğitim ve sağlık kurumlarının açılışlarına katılarak geçirdi. Ancak zaman ilerledikçe bu pozisyon değişti. Kraliçe, kendisini ilgilendiren sorunlar ve nedenlerle ilgili hükümet işlerine çok daha aktif bir şekilde dahil oldu. Finansman sağlamak ve dikkati özellikle kadın hakları ve kültürel gelişim alanlarındaki nedenlere odaklamak için kocası Şah ile olan yakınlığını ve nüfuzunu kullandı. Farah’ın endişeleri, siyasetin kendi alanından çıkarıldığı ”eğitim, sağlık, kültür ve sosyal konular” idi.

Ancak Şah'ın siyasi açıdan güçlü ikiz kardeşi Prenses Eşref, Farah’ı rakip olarak görmeye başladı. Farah’ın, Prenses Eşref’in, saraydaki etkisini azaltması için kocasına baskı yapmasına yol açan, görümcesiyle olan rekabetiydi.

İmparatoriçenin ana girişimlerinden biri, İranlı kadınların eğitimini iyileştirmeyi amaçlayan ve İran’daki ilk Amerikan tarzı olan Pehlevi Üniversitesini kurmaktı; O zamandan önce, İran Üniversiteleri her zaman Fransız tarzını model almıştı. İmparatoriçe 1978’de görevlerinin şunlar olduğunu yazdı:

Eğitim, sağlık, kültür ve sosyal alanlarda başkanlığını yaptığım ve çok aktif olarak yer aldığım tüm organizasyonları detaylı olarak yazamadım. Bu neredeyse bir kitap kadar uzun olacaktı. Basit bir liste belki fikir verebilir: Çalışan annelerin çocukları için aile refahı teşkilatı-kreşler, kadınlara ve kızlara okuma öğretimi, mesleki eğitim, aile planlaması; Kan Transfüzyonu Organizasyonu; Kanserle Mücadele Örgütü; Muhtaçlara Yardım Kuruluşu…Çocuk Merkezi; Çocukların Entelektüel Gelişim Merkezi…İmparatorluk Felsefe Enstitüsü; İran Kültürü Vakfı; Şiraz Festivali, Tahran Sinema Festivali; İran Folklor Örgütü; Asya Enstitüsü; Medeniyetler Tartışma Merkezi; Pehlevi Üniversitesi; Bilimler Akademisi.

Farah, hafta içi her gün sabah 9’dan,akşam 9’a kadar hayır faaliyetlerinde uzun yıllar çalıştı. Sonunda kraliçe çeşitli konularda, çeşitli yardım taleplerini ele alan 40 kişilik bir kadroya başkanlık etti. İmparatorluk hükümetindeki en görünür figürlerinden biri ve 24 eğitim, sağlık ve kültür kuruluşunun koruyucusu oldu. İnsani rolü özellikle 1970’lerin başında bir süreliğine muazzam popüler olmasını sağladı. Bu dönemde, İran’ın içinde çok seyahat etti, ülkenin en ücra köşelerine kadar gitti ve yerel vatandaşlarla konuştu .Önemi, ilk Şahbanu olarak taç giydiği 1967 taç giyme törenlerindeki rolüyle (imparatoriçe) olarak pekişti. Modern İran, Şah’ın veliaht prensin 21. doğum gününden önce ölmesi veya aciz kalması durumunda, onu resmi naip olarak atadığında bir kez daha doğrulandı. Bir kadının naip olarak adlandırılması, Orta Doğu veya Müslüman bir monarşi için oldukça alışılmadık bir durumdu. İran petrolünün yarattığı büyük servet, imparatorluk mahkemesinde bir İran milliyetçiliği duygusunu teşvik etti. İmparatoriçe, 1950’lerde Fransa’da bir üniversite öğrencisi olarak nereli olduğunun sorulduğu  günleri hatırladı:

“Onlara İran’lı olduğumu söylediğimde…Avrupa’lılar, sanki İranlılar barbar ve iğrençmiş gibi dehşet içinde irkilirlerdi. Ancak İran, 1970’lerde Şah döneminde zengin olduktan sonra, her yerde İranlılara iltifatlar yağmaya başladı. Evet majesteleri. Elbette majesteleri. Lütfen majesteleri. Her yanımızda yaltaklanma. Açgözlü dalkavuklar. Sonra İranlıları sevdiler.”

Devam edecek...

SANAT VE KÜLTÜRE KATKILAR…

İmparatoriçe, saltanatının başından itibaren İran'da kültür ve sanatın tanıtımına aktif bir ilgi gösterdi. Onun himayesi sayesinde, tarihi ve çağdaş İran sanatını hem İran'da hem de batı dünyasında öne çıkma tutkusunu ilerletmek için çok sayıda organizasyon yaratıldı ve teşvik edildi.

İmparatoriçe, kendi çabalarının yanı sıra çeşitli vakıf ve danışmanların yardımıyla bu amacı gerçekleştirmeye çalıştı. Bakanlığı, geleneksel İran Sanatları (dokuma, şarkı söyleme ve şiir resitali gibi) ve Batı tiyatrosu dahil olmak üzere birçok sanatsal ifade biçimini teşvik etti. Sahne sanatlarını destekleyen en tanınmış çabası, Şiraz Sanat Festivali’nin himayesiydi. Zaman zaman tartışmalı olan bu etkinlik, 1967’den 1977’ye kadar her yıl düzenlendi ve hem İranlı hem de batılı sanatçıların canlı performanslarına yer verdi. Bununla birlikte,kraliçenin zamanının çoğu, müzelerin yaratılmasına ve koleksiyonlarının toplanmasına gitti.

Eski bir mimarlık öğrencisi olarak, imparatoriçenin yeteneği, Mohsen Foroughi’ye fiilen yardım ederek ve 1968’de tamamlanan Niavaran Kraliyet Sarayı’nda görülüyor: Geleneksel İran mimarisini 1960’ların çağdaş tasarımıyla harmanlıyor. Esas olarak Batı ve Doğu sanatı, felsefesi ve dini üzerinde eserler içeren 22.000 kitaptan oluşan imparatoriçenin kişisel kütüphanesi vardır; iç mekan Aziz Farmanfarmayan tarafından tasarlanmıştır.

SANAT…

Tarihsel olarak kültürel açıdan zengin bir ülke olan 1960’ların İran’ının gösterecek çok az şeyi vardı. 2.500 yıllık tarihi boyunca üretilen büyük sanat hazinelerinin birçoğu yabancı müzelerin ve özel koleksiyonların eline geçmişti. İran’a kendi tarihi eserlerinden uygun bir koleksiyon sağlamak imparatoriçenin başlıca hedeflerinden bir haline geldi. Bu amaçla, yabancı ve yerli koleksiyonlardan çok çeşitli İran eserlerini ”geri satın almak” için kocasının hükümetinden izin ve fon sağladı. Bu, 1972’den 1978’e kadar imparatoriçeye danışmanlık yapan, dönemin en önde gelen İran antika tüccarları olan Houshang ve Mehdi Mahboubian kardeşlerin yardımlarıyla sağlandı. Bu eserlerle birkaç ulusal müze kurdu (çoğu günümüze kadar ayakta kaldı) ve National Trust’ın İran versiyonunu başlattı.

Onun rehberliğinde oluşturulan müzeler ve kültür merkezleri arasında Negarestan Kültür Merkezi, Reza Abbasi Müzesi, değerli Lorestan bronz koleksiyonuyla Khorramabad Müzesi, Ulusal Halı Galerisi ve İran Züccaciye ve Seramik Müzesi yer alıyor.

ÇAĞDAŞ…

İmparatoriçe, tarihi İran eserlerinden oluşan bir koleksiyon oluşturmanın yanı sıra, çağdaş Batı ve İran sanatına ilgi duyduğunu da ifade etti. Bu amaçla, Tahran Çağdaş Sanat Müzesi’nin himayesine aldı. Bu kurumu kurma ve genişletme çalışmasının meyveleri, belki de imparatoriçenin İran halkına en kalıcı kültürel mirasıdır.

İmparatoriçe, hükümetten tahsis edilen fonları kullanarak, Batı sanatının birkaç önemli eserini satın almak için 1970’lerin biraz durgun bir sanat piyasasından yararlandı. Onun rehberliğinde müze, Pablo Picasso, Claude Monet, George Grosz, Andy Warhol, Jackson Pollock vb. sanatçıların 150 eserini satın aldı. Bugün, Tahran Çağdaş Sanat Müzesi Koleksiyonu, Avrupa ve ABD dışındaki en önemli koleksiyonlardan biri olarak kabul ediliyor. Geniş koleksiyon, devlet tarafından yayınlanan büyük bir sehpa üzeri kitabında zevkli bir şekilde sergilendi. İran Modern adlı “Assouline Müzesi” İranlı modern bir heykeltıraş ve imparatoriçenin eski kültür danışmanı olan Parviz Tanavoli’ye göre, etkileyici koleksiyonun “yüzlerce değil, onlarca milyon dolar” karşılandığında toplandı. Bugün, bu varlıkların değerinin yaklaşık 2.8 milyar ABD dolarına yakın olduğu tahmin edilmektedir.

Koleksiyon, 1979’da Pehlevi Hanedanı’nın düşüşünden sonra iktidara gelen Batı karşıtı İslam Cumhuriyeti için bir ikilem yarattı. Köktendinci hükümet İran’daki batı etkisini siyasi olarak reddetse de, imparatoriçe tarafından toplanan Batı Sanat Koleksiyonu, muazzam maddi değeri uyarınca elde tutuldu. Bununla birlikte, halka açık olarak sergilenmedi ve Tahran Çağdaş Sanat Müzesi’nin mahzenlerinde yaklaşık yirmi yıl saklandı. Bu koleksiyonun büyük bir kısmının Eylül 2005’te Tahran’da gerçekleşen bir sergide kısaca tekrar görülmesinin ardından, rafa kaldırılan sanat eserlerinin akibeti hakkında birçok spekülasyona neden oldu.

İSLAM…

1978’in başlarında İran’da imparatorluk hükümetinin gücünün ve zenginliğinin çok fazla belirgin hale gelmesiyle beraber, ülke halkının memnuniyetsizliğinin bir dizi faktörü, yaklaşan İslam Devrimi’ne katkıda bulundu.

Ülke içindeki hoşnutsuzluk armaya devam etti ve yılın ilerleyen aylarında monarşiye karşı gösteriler çoğalmaya başladı. Farah Diba, anılarında bu süre zarfında “giderek artan bir huzursuzluk duygusu olduğunu “ yazdı. Bu koşullar altında Şahbanu’nun resmi faaliyetlerinin çoğu, güvenliğiyle ilgili endişeler nedeniyle iptal edildi.

Yıl sona ererken, siyasi durum daha da kötüleşti. Ayaklanmalar ve huzursuzluk giderek yükseldi ve Ocak 1979’da doruğa ulaştı. Hükümet, İran’ın büyük şehirlerinin çoğunda sıkı yönetim ilan etti. Artık ülke açıkça bir devrimin eşiğindeydi.

Şah Muhammed Rıza ve Farah, şiddetli protestolara yanıt olarak ülkeyi terk etmeye karar verdiler. Her ikisi de çocuklarıyla birlikte 16 Ocak 1979’da uçakla İran’dan ayrıldı.

İRANDAN AYRILDIKTAN SONRA…

Şah ve Şahbanu’nun İran’dan ayrıldıktan sonra nereye gidecekleri, hükümdar ve danışmanları arasında bile bazı tartışmalara yol açtı. Şah, hükümdarlığı sırasında Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile yakın ilişkiler sürdürmüş ve Farah, başkanın eşi Cihan Sedat ile yakın bir dostluk geliştirmişti. Mısır Devlet Başkanı, imparatorluk çiftine Mısır’a sığınma daveti gönderdi ve kabul ettiler. İran’da ortaya çıkan siyasi durum nedeniyle, devrimden önce İran Monarşisi ile dostane ilişkiler içinde olanlar da dahil olmak üzere birçok hükümet, Şah’ın kendi sınırları içinde varlığını bir sorumluluk olarak gördü. İran’daki Devrimci Hükümet, hem Şah’ın hem de Şahbanu’nun tutuklanmasını (ve daha sonra öldürülmesini) emretmişti. Yeni İran hükümeti birkaç kez onların iadesini şiddetle talep etmeye devam edecekti, ancak devrik hükümdarın ve muhtemelen imparatoriçenin dönüşü için yabancı güçlere baskı yapmak için ne ölçüde hareket edeceği o zamanlar bilinmiyordu.

İmparatorluk çifti, varlıklarının ev sahipleri için oluşturduğu potansiyel tehlikenin farkındaydı. Yanıt olarak, on dört aylık kalıcı sığınma süresinden sonra, yeni bir arayışa ve onları birçok ülkeden geçen bir yolculuğa başlayarak Mısır’ı terk ettiler. Mısırdan sonra, kısa bir süre Kral II. Hasanı’n konuğu oldukları Fas’a gittiler.

Fas’tan ayrıldıktan sonra Şah ve imparatoriçeye Bahamalar’da geçici sığınma hakkı verildi. Bahama vizelerinin süresinin dolması ve yenilenmemesi üzerine Meksika’ya başvurdular ve kabul edildiler. Mexico City yakınlarındaki Cuernavaca’da bir villa kiraladılar. Artık git gide onları daha kötü günler bekliyordu.

devam edecek...

.