BİR ÖLÜMÜN ARDINDAKİ

SIR PERDESİ

Sizlerle geçtiğimiz hafta paylaştığım Miller-Monroe aşkında, Marilyn Monroe’nun 1962 yılında henüz 36 yaşındayken aşırı doz uyku ilacından öldüğü haberi ta o günden, günümüze değin çeşitli spekülasyonlara neden oluyor. Bu bir intihar mıydı yoksa örtbas edilen bir cinayet mi?

Marilyn Monroe’nun 1962’deki ölümünden on yıllar sonra, onun ABD Başkanı John F. Kennedy ve erkek kardeşi Robert F. Kennedy ile olan ilişkisi ve öldüğü gündeki şüpheli koşullar bu gizemi hala korumakta.

Marilyn Monroe, 5 Ağustos 1962’de 36 yaşında aşırı doz Barbitürat adlı uyku ilacından öldüğünde, dünya beyaz perdenin parlak bir efsanesini kaybetti.

Monroe’nun ölümü, Los Angeles County Adli Tabibi tarafından resmi olarak “olası bir intihar” olarak kabul edilse de, o zamandan beri genç kadının zamansız ölümüyle ilgili şüpheler var. Hatta bazıları Monroe’nun ölümünden bir yıldan biraz uzun bir süre sonra suikaste uğrayan Başkan John F. Kennedy ve kardeşi Başsavcı Robert F. Kennedy ile iddia edilen ilişkilerinin bir rol oynamış olabileceğini bile iddia etti.

Ölmeden önce Monroe’nun kişisel hayatı karmakarışıktı. Üç kez boşandı, ve bir çok kişi onun Kennedy kardeşlerle ilişkisi olduğuna hala inanıyor. Monroe’nun, Kennedy kardeşleri kendisiyle olan seks ilişkilerini açıklayan bir basın toplantısı düzenlemekle tehdit ettiği bildirildi.

Monroe’nun Başkan Kennedy ile olan aşk ilişkisi, 19 Mayıs 1962’de Madison Square Garden’daki 45. doğum günü kutlamasında başkana hitaben söylediği, ateşli “Doğum Günün Kutlu Olsun Başkanım” performansıyla bu ilişkiyi dünyaya ilan eder gibiydi.

Film yönetmeni Arthur Krim’in evindeki bir parti sırasındaki performanstan sonra çekilen nadir bir fotoğrafın, Başkan Kennedy’nin Monroe ile olan, bilinen tek görüntüsü olduğu bildiriliyor.

Fotoğrafı çeken Beyaz Saray fotoğrafçısı Cecil Stoughton, 2010’da yayınlamadan önce, bu kareyi onlarca yıl gizli tuttu.

Biyografi yazarı James Spada, 2012’de Monroe’nun ölümünün 50. yıl dönümü öncesinde People Dergisine ”Marilyn Monroe’nun başına gelenler 20.Yüzyılın en büyük gizemlerinden biridir” dedi.

Spada, Monroe’nun ölümünden, Kennedy’lerin sorumlu olduğuna dair kanıt olduğuna inanmasa da, ”Marilyn’in hem Bobby (Robert), hem de Jack (başkan) ile cinsel ilişkiye girdiği oldukça açıktı. ”dedi.

Spada’ya göre, genç aktrisi, aktör Peter Lawford 1954’te JFK ile tanıştırdı. Ancak Kennedy ondan bıkınca, onu kardeşine devretti. Bu, Spada’ya göre, 1962 baharında oldu. Tanıklar, Monroe’nun öldüğü gece evindeki rahatsız edici bir kaseti duyduklarını iddia ediyor; bu kasette Lawford, öfkeli bir Bobby ve çığlık atan Monroe’nun sesleri duyuluyor.

Monroe biyografi yazarı Anthony Summers’ın aktrisin eski yatılı hizmetçisi Eunice Murray ile yaptığı 1983 BBC röportajı sırasında, kafasını ellerinin arasına aldığı ve ‘ah, neden bunu örtbas etmek zorundayım?’ ‘Neyi örtbas ediyorsun, Bayan Murray? ‘ Tabii ki Bobby Kennedy (4 Ağustos’da) oradaydı ve tabii ki Bobby Kennedy ile bir ilişkisi vardı’ dedi.”

Monroe’nun ölümünü araştırmak üzere sözde bir intihar ekibi kuruldu. Ancak “Marilyn Monroe’nun Son Günleri” yazarı Donald Wolfe’a göre bu ekip; Murray, yayıncı Pat Newcomb, Lawford veya Kennedy’lerden herhangi biriyle hiç görüşmedi. Biyografi yazarı Summers, ’hem adli tıp hem de polis soruşturmalarının umutuzca kusurlu olduğunu” söyledi.

Kennedy’lerin Monroe’nun ölümüne karıştığı teorisini daha da körükleyen, soruşturmaya yakın olan birkaç kişiye, daha sonra yüksek profilli yeni işler verilmesi gerçeğidir. Monroe’nun yayıncısı için çalışan Michael Salesman, 2012’de People’a verdiği demeçte, Newcomb (Monroe’nun ölümü hakkında hiçbir zaman kesin konuşmadı) “Hyannis Limanı’ndaki Kennedy yerleşkesine kaçırıldı ”dedi. ”Altı ay sonra, kendisine bir iş verildi. Wasgington DC’deki ABD Bilgi Ajansında” Spada, insanlara, mutlaka cinayet olmasa da Kennedy ile ilgili bir örtbasın “olması gerektiğini” söyledi.

“Kennedy’ler bunun ortaya çıkma riskini alamazdı, çünkü başkanı devirebilirlerdi. Ancak Marilyn’in Kennedy ailesiyle ilişkili olduğunu kimsenin öğrenmesini engellemek için tasarlanan örtbasın nedeni ise, Michael Salesman’ın People’a söylediği; ”Başkan evliliğini bozmak istemiyordu, bu yüzden Monroe’nun bu kadar ileri gitmesine izin veremezdi. İşlerin sarpa saracağını derinden hissetti.”

Gazeteci Seymour Hersh, 1997 tarihinde “ Dark Side of Camelot” –Camelot’un Karanlk Tarafı- adlı kitabında, Monroe ile JFK arasındaki dedikodu ilişkisi hakkında yazdı ve aktrisin “istikrarsızlığının, esrarengiz bir şekilde aşırı doz almadan önce, başkan için sürekli bir tehdit oluşturduğunu” söyledi. (Camelot Ortaçağ şövalyesi olup, başkanın hayranlığından ötürü, kendisine mal ettiği bir lakaptı)

Kennedy detayında eski bir gizli servis ajanı olan Jerry Blaine, People’a, başkanın Monroe ile yaptığı bilinen iki karşılaşma sırasında JFK ile birlikte olduğunu söyledi - biri 1961 de Lawford’un Santa Monica evinde ve diğeri New York’taki partide “Mutlu Doğum Günü” performansı.

Blaine, ”Muhtemelen ona şarkı söylediği için teşekkür etti. Ama yalnız değillerdi” diyen Blaine, ”Hiçbir ilişki kanıtı görmedim…ama kapalı kapılar ardında ne olduğunu bilmiyorum” dedi.

Monroe’nun 2.kocası, beyzbol şampiyonu Joe Di Maggio’nun; “ People” dergisi ile yaptığı özel röportaj da Di Maggio’nun ifadelerini netleştirdi.”Di Maggio ile Akşam Yemeği: Bir Amerikan Kahramanının Biyografisi” 2017-biyografinin yazarı Dr.Rock Positano’ya göre eski koca, Monroe’nun ölümünden Kennedy’leri sorumlu tutuyordu.

Di Maggio, kitaba göre Positano’ya “Bundan yüz yıl sonra paçayı sıyıracaklar” dedi.

Beyzbol yıldızı, ”Onu kimin öldürdüğünü her zaman biliyordum ama, bu ülkede bir devrim başlatmak istemedim. Marilyn bana birinin onu öldüreceğini söyledi ama, ben sustum” diye ekledi.

Di Maggio ayrıca Kennedy’ler hakkında Positano’ya şunları söyledi: ”Zavallı Marilyn’ime bunu yaptılar. O kimlere çarptığının farkında değildi. Önemini kavrayamamıştı.”

Positano, Mayıs 2017’ de People ile yaptığı özel röportajda Di Maggio’nun ifadelerini netleştirdi.


Positano “Anlaşılan Kennedy klanı ile olan ilişkisinin onu, zihinsel sağlığı ve duygusal sağlığı için hiç iyi olmayan bir konuma soktuğuydu. Sanırım onların kendisi için zararlı ve iyi insanlar olmadıklarını kavramıştı.”

Yıldıza yakın kişilerle yapılan daha önce hiç duyulmamış röportaj kayıtları mevcut. Röportajlar, çok satan “Goddess: The Secret Lives Of Marilyn Monroe”-Tanrıça: Marilyn Monroe’nun Saklı Yaşanmışlıkları- yazarı araştırmacı gazeteci Anthony Summers tarafından kaydedildi.

Belgesele göre, 4 Ağustos 1962’de Robert ve ailesi, Kuzey Kalifornia’da bir aile dostu, avukat John Bates’in evindeydi. Filmdeki bazı kaynaklar Robert Kennedy’nin ilişkisini bitirmek için, genç kadın ölmeden birkaç saat önce onu Los Angeles’teki evinde ziyaret ettiğini iddia ediyor. Summers’ın birkaç ana kaynağının bildirdiğine göre, ziyaret yoğun bir tartışmaya yol açtı. Robert’in sesi, Marilyn’in çığlıklarına karışıyordu. Bu seslerin bir çoğu, aktrisin evinde olduğu iddia edilen telefon dinleme alıcılarına karışmıştı.

Ölümüyle ilgili gizem asla çözülemese de Summers, Netflix belgeselinde şu sonuca varıyor: ”Ölümünün koşullarının kasten örtbas edildiğine dair kanıt buldum.”

Summers,”o zaman bana ‘bu koşullar neden örtbas edildi? diye sorarsan” diye ekledi “kanıtların gösterdiğine göre Kennedy kardeşlerle olan bağlantısı nedeniyle örtbas edildiğini söyleyebilirim.”

Summers, Kennedy kardeşlerin Monroe’nun ölümünün üstünü örtme olayına karıştığını düşünse de monroenun öldürüldüğünü ileri sürmüyor.

People’a “Öldürüldüğüne dair iyi bir kanıt yok” dedi. “Bence Marilyn Monroe, hem başkan Kennedy, hem de erkek kardeşi Robert ile olan ilişkileri konusunda aşırı gergindi, her iki adam tarafından da reddedildiğini anladı, evini ziyaret ettiğinde Robert’le hararetli bir tartışma yaşadı ve sonra yardım çığlığı olarak mı, yoksa kendini öldürme niyetiyle mi, çok fazla hap yuttu.” Yaşadığı hayat ve onun ruhsal hassasiyetinin altında yutulup gitti.

İRAN’A VELİAHT VEREN KRALİÇE FARAH DİBA 

1 & 2


Farah Diba, 14 Ekim 1938’de Tahran'da üst sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Yüzbaşı Sohrab Diba ve eşi Farideh Ghotbi’nin tek çocuğuydu.

Farah, babası aracılığıyla nispeten varlıklı bir geçmiş sahipti. 19. yüzyılın sonlarında büyükbabası, Rusya’nın St. Petersburg kentindeki Romanov döneminde İran Büyükelçisi olarak görev yapan bir diplomattı. Kendi babası, İran İmparatorluk Silahlı Kuvvetleri’nde bir subaydı ve St.Cyr’deki Fransız Askeri Akademisi mezunuydu.

Farah, anılarında babasıyla yakın bir bağı olduğunu ve babasının 1948’deki beklenmedik ölümünün onu derinden etkilediğini yazmıştı. Genç ailenin maddi durumu zordu. Bu kısıtlı koşullarda ,Kuzey Tahran’daki geniş aile villalarından çıkıp, annesi Farideh’in  erkek kardeşlerinden biriyle, ortak bir daireye taşınmak zorunda kaldılar.

EĞİTİM VE EVLİLİĞİN YOLUNDA…

Genç Farah Diba, eğitimine Tahran'daki İtalyan okulunda başladı. Ardından 16 yaşına kadar Jeanne d’Arc okuluna ve daha sonra Lycee Razi’ye geçti. Genç kızken bir atletti ve okulunun basketbol takımının kaptanı olmuştu .Oradaki eğitimini tamamladıktan sonra, Albert Besson’un öğrencisi olduğu Paris’teki Ecole Speciale d’Architecture’de mimarlık öğrencisi oldu.

O sırada yurt dışında okuyan bir çok öğrenci, devletin sağladığı burslarla öğrenim görmekteydi. Farah da tam burslu başarılı bir mimarlık öğrencisiydi. Bu nedenle Şah, devlet başkanı olarak yabancı ülkelere ziyaretler yaptığında, yerel İranlı öğrencilerle sık sık bir araya gelirdi. Farah Diba, 1959’da Paris’teki İran Büyükelçiliğinde böyle bir toplantı sırasında ilk kez Şah Muhammed Rıza Pehlevi’ye takdim edildi.

1959 yılında Farah Tahran'a döndükten sonra, Şahın ilk karısı Fevziye’den olan kızı Şahnaz’ın sayesinde, Şahla sık sık bir araya getirildi. Kızların yaşları birbirine yakındı. İkisi arasındaki dostluğun mizanseninde, Şah Farah’a kur yapmaya başladı. Çift, 23 Kasım 1959’da nişanlandıklarını duyurdu.

EVLİLİK VE AİLE...

Farah Diba, 20 Aralık 1959’da 21 yaşındayken Şah Pehlevi ile evlendi. İran’ın genç kraliçesi büyük merak konusu oldu ve düğünü dünya çapında basının ilgisini çekti. Gelinliği ve tüm kıyafetleri ,o zamanlar Dior’un moda evinde o zaman bir tasarımcı olan Yves Saint Laurent tarafından tasarlandı ve düğünde duvağının üzerine takması için, yeni yaptırılan Noor-Ol-Ain-Diamond tacını taktı.

İmparatorluk düğünüyle ilgili gösteriş ve kutlamalardan sonra, bu birliğin başarısı kraliçenin bir erkek varis doğurma yeteneğine bağlı hale geldi. Daha önce iki kez evlenmiş olan Şahın ilk eşinden bir kızı olmuştu. İkinci eşi Süreyya ise ne yazık ki kısırdı. Genç kraliçenin üzerindeki baskı şiddetliydi. Şahın kendisi, tıpkı hükümetin diğer üyeleri gibi bir erkek varisin doğmasını şiddetle istiyordu.

Sonuç olarak çiftin 4 çocuğu oldu: İran Veliaht Prensi Rıza Cyrus Pehlevi (1960), İran Prensesi Farahnaz Pehlevi (1963), İran Prensi Ali Rıza Pehlevi (1966-2011), İran Prensesi Leyla Pehlevi (1970-2001)

KRALİÇE VE İMPARATORİÇE OLARAK…

Yeni kraliçenin, kamu veya hükümet işlerinde oynayacağı kesin rol belirsizdi. Asıl rolü sadece Şaha erkek bir varis vermekti. Saray da ondan başkaca bir talepte bulunulmuyordu. Bununla birlikte, veliahtın doğmasından sonra diğer faaliyetlere ve resmi uğraşlara ayırmakta özgür kalan kraliçe zamanının çoğunu bu işlere harcamaya başladı. Muhammed Rıza her zaman uzun boylu kadınlardan hoşlanırdı. Farah kocasından daha uzundu. Bu da onu bu gerçeği gizlemek için yeni yollar bulmaya yöneltti. Genellikle imparatorluk çiftinin fotoğrafı çekildiğinde, biri veya ikisi sandalyelerde oturuyordu veya şah merdivenlerin bir üst basamağında dururken, Farah hemen altındaki basamakta duruyor ve güzel resim veriyorlardı.

Diğer birçok kraliyet eşi gibi, kraliçe de başlangıçta kendisini törensel rolle sınırladı. 1961’de Fransa’ya yaptığı bir ziyaret sırasında, Fransız hayranı olan Farah, Fransa Kültür Bakanı Andre Malraux ile arkadaş oldu ve onu, 1979 İslam Devrimine kadar canlı bir ticaret olan, Fransız ve İran sanat galerileri ve müzeleri arasında kültürel eserlerin değiş tokuşunu düzenlemeye yönlendirdi. Zamanının çoğunu, tartışmalı konulara derinlemesine girmeden çeşitli eğitim ve sağlık kurumlarının açılışlarına katılarak geçirdi. Ancak zaman ilerledikçe bu pozisyon değişti. Kraliçe, kendisini ilgilendiren sorunlar ve nedenlerle ilgili hükümet işlerine çok daha aktif bir şekilde dahil oldu. Finansman sağlamak ve dikkati özellikle kadın hakları ve kültürel gelişim alanlarındaki nedenlere odaklamak için kocası Şah ile olan yakınlığını ve nüfuzunu kullandı. Farah’ın endişeleri, siyasetin kendi alanından çıkarıldığı ”eğitim, sağlık, kültür ve sosyal konular” idi.

Ancak Şah'ın siyasi açıdan güçlü ikiz kardeşi Prenses Eşref, Farah’ı rakip olarak görmeye başladı. Farah’ın, Prenses Eşref’in, saraydaki etkisini azaltması için kocasına baskı yapmasına yol açan, görümcesiyle olan rekabetiydi.

İmparatoriçenin ana girişimlerinden biri, İranlı kadınların eğitimini iyileştirmeyi amaçlayan ve İran’daki ilk Amerikan tarzı olan Pehlevi Üniversitesini kurmaktı; O zamandan önce, İran Üniversiteleri her zaman Fransız tarzını model almıştı. İmparatoriçe 1978’de görevlerinin şunlar olduğunu yazdı:

Eğitim, sağlık, kültür ve sosyal alanlarda başkanlığını yaptığım ve çok aktif olarak yer aldığım tüm organizasyonları detaylı olarak yazamadım. Bu neredeyse bir kitap kadar uzun olacaktı. Basit bir liste belki fikir verebilir: Çalışan annelerin çocukları için aile refahı teşkilatı-kreşler, kadınlara ve kızlara okuma öğretimi, mesleki eğitim, aile planlaması; Kan Transfüzyonu Organizasyonu; Kanserle Mücadele Örgütü; Muhtaçlara Yardım Kuruluşu…Çocuk Merkezi; Çocukların Entelektüel Gelişim Merkezi…İmparatorluk Felsefe Enstitüsü; İran Kültürü Vakfı; Şiraz Festivali, Tahran Sinema Festivali; İran Folklor Örgütü; Asya Enstitüsü; Medeniyetler Tartışma Merkezi; Pehlevi Üniversitesi; Bilimler Akademisi.

Farah, hafta içi her gün sabah 9’dan,akşam 9’a kadar hayır faaliyetlerinde uzun yıllar çalıştı. Sonunda kraliçe çeşitli konularda, çeşitli yardım taleplerini ele alan 40 kişilik bir kadroya başkanlık etti. İmparatorluk hükümetindeki en görünür figürlerinden biri ve 24 eğitim, sağlık ve kültür kuruluşunun koruyucusu oldu. İnsani rolü özellikle 1970’lerin başında bir süreliğine muazzam popüler olmasını sağladı. Bu dönemde, İran’ın içinde çok seyahat etti, ülkenin en ücra köşelerine kadar gitti ve yerel vatandaşlarla konuştu .Önemi, ilk Şahbanu olarak taç giydiği 1967 taç giyme törenlerindeki rolüyle (imparatoriçe) olarak pekişti. Modern İran, Şah’ın veliaht prensin 21. doğum gününden önce ölmesi veya aciz kalması durumunda, onu resmi naip olarak atadığında bir kez daha doğrulandı. Bir kadının naip olarak adlandırılması, Orta Doğu veya Müslüman bir monarşi için oldukça alışılmadık bir durumdu. İran petrolünün yarattığı büyük servet, imparatorluk mahkemesinde bir İran milliyetçiliği duygusunu teşvik etti. İmparatoriçe, 1950’lerde Fransa’da bir üniversite öğrencisi olarak nereli olduğunun sorulduğu  günleri hatırladı:

“Onlara İran’lı olduğumu söylediğimde…Avrupa’lılar, sanki İranlılar barbar ve iğrençmiş gibi dehşet içinde irkilirlerdi. Ancak İran, 1970’lerde Şah döneminde zengin olduktan sonra, her yerde İranlılara iltifatlar yağmaya başladı. Evet majesteleri. Elbette majesteleri. Lütfen majesteleri. Her yanımızda yaltaklanma. Açgözlü dalkavuklar. Sonra İranlıları sevdiler.”

Devam edecek...

SANAT VE KÜLTÜRE KATKILAR…

İmparatoriçe, saltanatının başından itibaren İran'da kültür ve sanatın tanıtımına aktif bir ilgi gösterdi. Onun himayesi sayesinde, tarihi ve çağdaş İran sanatını hem İran'da hem de batı dünyasında öne çıkma tutkusunu ilerletmek için çok sayıda organizasyon yaratıldı ve teşvik edildi.

İmparatoriçe, kendi çabalarının yanı sıra çeşitli vakıf ve danışmanların yardımıyla bu amacı gerçekleştirmeye çalıştı. Bakanlığı, geleneksel İran Sanatları (dokuma, şarkı söyleme ve şiir resitali gibi) ve Batı tiyatrosu dahil olmak üzere birçok sanatsal ifade biçimini teşvik etti. Sahne sanatlarını destekleyen en tanınmış çabası, Şiraz Sanat Festivali’nin himayesiydi. Zaman zaman tartışmalı olan bu etkinlik, 1967’den 1977’ye kadar her yıl düzenlendi ve hem İranlı hem de batılı sanatçıların canlı performanslarına yer verdi. Bununla birlikte,kraliçenin zamanının çoğu, müzelerin yaratılmasına ve koleksiyonlarının toplanmasına gitti.

Eski bir mimarlık öğrencisi olarak, imparatoriçenin yeteneği, Mohsen Foroughi’ye fiilen yardım ederek ve 1968’de tamamlanan Niavaran Kraliyet Sarayı’nda görülüyor: Geleneksel İran mimarisini 1960’ların çağdaş tasarımıyla harmanlıyor. Esas olarak Batı ve Doğu sanatı, felsefesi ve dini üzerinde eserler içeren 22.000 kitaptan oluşan imparatoriçenin kişisel kütüphanesi vardır; iç mekan Aziz Farmanfarmayan tarafından tasarlanmıştır.

SANAT…

Tarihsel olarak kültürel açıdan zengin bir ülke olan 1960’ların İran’ının gösterecek çok az şeyi vardı. 2.500 yıllık tarihi boyunca üretilen büyük sanat hazinelerinin birçoğu yabancı müzelerin ve özel koleksiyonların eline geçmişti. İran’a kendi tarihi eserlerinden uygun bir koleksiyon sağlamak imparatoriçenin başlıca hedeflerinden bir haline geldi. Bu amaçla, yabancı ve yerli koleksiyonlardan çok çeşitli İran eserlerini ”geri satın almak” için kocasının hükümetinden izin ve fon sağladı. Bu, 1972’den 1978’e kadar imparatoriçeye danışmanlık yapan, dönemin en önde gelen İran antika tüccarları olan Houshang ve Mehdi Mahboubian kardeşlerin yardımlarıyla sağlandı. Bu eserlerle birkaç ulusal müze kurdu (çoğu günümüze kadar ayakta kaldı) ve National Trust’ın İran versiyonunu başlattı.

Onun rehberliğinde oluşturulan müzeler ve kültür merkezleri arasında Negarestan Kültür Merkezi, Reza Abbasi Müzesi, değerli Lorestan bronz koleksiyonuyla Khorramabad Müzesi, Ulusal Halı Galerisi ve İran Züccaciye ve Seramik Müzesi yer alıyor.

ÇAĞDAŞ…

İmparatoriçe, tarihi İran eserlerinden oluşan bir koleksiyon oluşturmanın yanı sıra, çağdaş Batı ve İran sanatına ilgi duyduğunu da ifade etti. Bu amaçla, Tahran Çağdaş Sanat Müzesi’nin himayesine aldı. Bu kurumu kurma ve genişletme çalışmasının meyveleri, belki de imparatoriçenin İran halkına en kalıcı kültürel mirasıdır.

İmparatoriçe, hükümetten tahsis edilen fonları kullanarak, Batı sanatının birkaç önemli eserini satın almak için 1970’lerin biraz durgun bir sanat piyasasından yararlandı. Onun rehberliğinde müze, Pablo Picasso, Claude Monet, George Grosz, Andy Warhol, Jackson Pollock vb. sanatçıların 150 eserini satın aldı. Bugün, Tahran Çağdaş Sanat Müzesi Koleksiyonu, Avrupa ve ABD dışındaki en önemli koleksiyonlardan biri olarak kabul ediliyor. Geniş koleksiyon, devlet tarafından yayınlanan büyük bir sehpa üzeri kitabında zevkli bir şekilde sergilendi. İran Modern adlı “Assouline Müzesi” İranlı modern bir heykeltıraş ve imparatoriçenin eski kültür danışmanı olan Parviz Tanavoli’ye göre, etkileyici koleksiyonun “yüzlerce değil, onlarca milyon dolar” karşılandığında toplandı. Bugün, bu varlıkların değerinin yaklaşık 2.8 milyar ABD dolarına yakın olduğu tahmin edilmektedir.

Koleksiyon, 1979’da Pehlevi Hanedanı’nın düşüşünden sonra iktidara gelen Batı karşıtı İslam Cumhuriyeti için bir ikilem yarattı. Köktendinci hükümet İran’daki batı etkisini siyasi olarak reddetse de, imparatoriçe tarafından toplanan Batı Sanat Koleksiyonu, muazzam maddi değeri uyarınca elde tutuldu. Bununla birlikte, halka açık olarak sergilenmedi ve Tahran Çağdaş Sanat Müzesi’nin mahzenlerinde yaklaşık yirmi yıl saklandı. Bu koleksiyonun büyük bir kısmının Eylül 2005’te Tahran’da gerçekleşen bir sergide kısaca tekrar görülmesinin ardından, rafa kaldırılan sanat eserlerinin akibeti hakkında birçok spekülasyona neden oldu.

İSLAM…

1978’in başlarında İran’da imparatorluk hükümetinin gücünün ve zenginliğinin çok fazla belirgin hale gelmesiyle beraber, ülke halkının memnuniyetsizliğinin bir dizi faktörü, yaklaşan İslam Devrimi’ne katkıda bulundu.

Ülke içindeki hoşnutsuzluk armaya devam etti ve yılın ilerleyen aylarında monarşiye karşı gösteriler çoğalmaya başladı. Farah Diba, anılarında bu süre zarfında “giderek artan bir huzursuzluk duygusu olduğunu “ yazdı. Bu koşullar altında Şahbanu’nun resmi faaliyetlerinin çoğu, güvenliğiyle ilgili endişeler nedeniyle iptal edildi.

Yıl sona ererken, siyasi durum daha da kötüleşti. Ayaklanmalar ve huzursuzluk giderek yükseldi ve Ocak 1979’da doruğa ulaştı. Hükümet, İran’ın büyük şehirlerinin çoğunda sıkı yönetim ilan etti. Artık ülke açıkça bir devrimin eşiğindeydi.

Şah Muhammed Rıza ve Farah, şiddetli protestolara yanıt olarak ülkeyi terk etmeye karar verdiler. Her ikisi de çocuklarıyla birlikte 16 Ocak 1979’da uçakla İran’dan ayrıldı.

İRANDAN AYRILDIKTAN SONRA…

Şah ve Şahbanu’nun İran’dan ayrıldıktan sonra nereye gidecekleri, hükümdar ve danışmanları arasında bile bazı tartışmalara yol açtı. Şah, hükümdarlığı sırasında Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile yakın ilişkiler sürdürmüş ve Farah, başkanın eşi Cihan Sedat ile yakın bir dostluk geliştirmişti. Mısır Devlet Başkanı, imparatorluk çiftine Mısır’a sığınma daveti gönderdi ve kabul ettiler. İran’da ortaya çıkan siyasi durum nedeniyle, devrimden önce İran Monarşisi ile dostane ilişkiler içinde olanlar da dahil olmak üzere birçok hükümet, Şah’ın kendi sınırları içinde varlığını bir sorumluluk olarak gördü. İran’daki Devrimci Hükümet, hem Şah’ın hem de Şahbanu’nun tutuklanmasını (ve daha sonra öldürülmesini) emretmişti. Yeni İran hükümeti birkaç kez onların iadesini şiddetle talep etmeye devam edecekti, ancak devrik hükümdarın ve muhtemelen imparatoriçenin dönüşü için yabancı güçlere baskı yapmak için ne ölçüde hareket edeceği o zamanlar bilinmiyordu.

İmparatorluk çifti, varlıklarının ev sahipleri için oluşturduğu potansiyel tehlikenin farkındaydı. Yanıt olarak, on dört aylık kalıcı sığınma süresinden sonra, yeni bir arayışa ve onları birçok ülkeden geçen bir yolculuğa başlayarak Mısır’ı terk ettiler. Mısırdan sonra, kısa bir süre Kral II. Hasanı’n konuğu oldukları Fas’a gittiler.

Fas’tan ayrıldıktan sonra Şah ve imparatoriçeye Bahamalar’da geçici sığınma hakkı verildi. Bahama vizelerinin süresinin dolması ve yenilenmemesi üzerine Meksika’ya başvurdular ve kabul edildiler. Mexico City yakınlarındaki Cuernavaca’da bir villa kiraladılar. Artık git gide onları daha kötü günler bekliyordu.

devam edecek...

.