İÇİMİZDEKİ DON KİŞOT

Miguel de Cervantes'in "Don Kişot" romanı, yalnızca şövalyelik hikâyelerinin bir parodisi değil, aynı zamanda insan ruhunun en derin çelişkilerini anlatan büyük bir alegoridir. Dört yüz yılı aşkın bir süredir okunmaya devam etmesinin nedeni de budur. Çünkü Don Kişot'un hikâyesi, bir İspanyol soylusunun deliliğe sürüklenmesinden çok daha fazlasını anlatır; o, insanın hayalleriyle gerçekler arasındaki bitmeyen mücadelesini, ideallerine tutunma çabasını ve dünyanın sert gerçekleri karşısında anlam arayışını sembolize eder.
Romanın başkahramanı Alonso Quijano, okuduğu şövalyelik romanlarının etkisiyle kendisini "Don Kişot" adında bir şövalye olarak yeniden yaratır. Bu dönüşüm, insanın hayatındaki sıradanlığa ve anlamsızlığa karşı bir başkaldırıdır. Yaşlı bir adam olmasına rağmen yeni bir kimlik edinmesi, insanın her yaşta kendisini yeniden yaratma ve yaşamına anlam katma arzusunu temsil eder. Don Kişot, bu yönüyle idealist ruhun alegorisidir. Dünyanın bozulduğuna, adaletin kaybolduğuna inanır ve kendisini bu bozulmuş düzeni onarmaya adar.
Fakat dünyanın geri kalanı onun gördüğünü görmez. İnsanlar için hanlar yalnızca handır, köylü kadınlar yalnızca köylü kadındır, yel değirmenleri ise sadece değirmendir. Don Kişot ise sıradan şeylerin ardında daha büyük anlamlar arar. Çünkü idealistler çoğu zaman dünyayı olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi görürler. Onun "deliliği" aslında insanın daha iyi bir dünya özlemidir.
Don Kişot'un yanında bulunan Sancho Panza ise romanın ikinci büyük alegorik figürüdür. Sancho, toprağa bağlı, gerçekçi ve gündelik hayatın ihtiyaçlarını düşünen bir insandır. Karnını doyurmak, rahat etmek ve küçük kazançlar elde etmek onun öncelikleridir. Don Kişot gökyüzüne bakarken, Sancho yere bakar. Bu nedenle roman, iki insanın yolculuğu olmaktan çok, insan ruhunun iki yönünün yolculuğudur. Bir tarafta hayal kuran, adalet ve güzellik peşinde koşan ruh; diğer tarafta güvenlik, ekmek ve huzur isteyen beden vardır.
İnsanın olgunluğu, bu iki taraf arasında bir denge kurabilmesinde yatar. Yalnızca Don Kişot gibi yaşamak insanı gerçeklerden koparabilir. Fakat yalnızca Sancho gibi yaşamak da hayatı sıradan ve ruhsuz hâle getirebilir. Cervantes, bu iki karakter aracılığıyla insanın hem düşlere hem de gerçeklere ihtiyaç duyduğunu anlatır.
Romanın en ünlü sahnesi olan yel değirmenleriyle savaş ise büyük bir alegorik anlam taşır. Don Kişot değirmenleri devler sanır ve onlarla savaşmaya girişir. İlk bakışta bu bir delilik örneğidir. Ancak insan hayatına bakıldığında herkesin kendi yel değirmenleri vardır. Korkularımız, takıntılarımız, ulaşılması zor hedeflerimiz ve bazen de yalnızca zihnimizde büyüttüğümüz düşmanlarımız… İnsan çoğu zaman gerçek olmayan devlerle savaşır.
Bununla birlikte, bu sahnenin bir başka anlamı daha vardır. İnsanlık tarihi, imkânsız görünen idealler uğruna mücadele eden "Don Kişotlar" sayesinde ilerlemiştir. Adalet, özgürlük ve eşitlik için verilen mücadeleler çoğu zaman başlangıçta birer yel değirmenine saldırı gibi görünmüştür. Bu yüzden Don Kişot'un yenilgisi bile bir tür zaferdir; çünkü o, mücadele etme cesaretini göstermiştir.
Romandaki bir diğer önemli sembol Dulcinea'dır. Gerçekte sıradan bir köylü kadını olan Aldonza Lorenzo, Don Kişot'un hayalinde kusursuz bir hanımefendiye dönüşür. Dulcinea, insanın hayatı boyunca peşinden koştuğu ama asla tam anlamıyla ulaşamadığı ideallerin sembolüdür. İnsan bazen bir kişiyi değil, o kişinin temsil ettiği hayali sever. Mutlak güzellik, kusursuz aşk ve erişilmez mutluluk, her insanın kendi Dulcinea'sıdır.
Roman boyunca süren yolculuk da başlı başına bir alegoridir. Don Kişot ve Sancho'nun köylerden, hanlardan ve kır yollarından geçmeleri, aslında insanın kendi iç dünyasında yaptığı yolculuğu temsil eder. İnsan da hayatı boyunca birçok yanılsama yaşar, düş kırıklıklarıyla karşılaşır, hayaller kurar ve sonunda kendisini daha iyi tanımaya başlar.
Romanın en dokunaklı yönlerinden biri ise delilik ile bilgelik arasındaki ince çizgiyi sorgulamasıdır. Gerçek delilik nedir? Hayallerine sıkı sıkıya bağlı kalmak mı, yoksa hiçbir ideale sahip olmadan yaşamak mı? Cervantes bu soruya kesin bir cevap vermez. Bazen Don Kişot gerçekten aklını yitirmiş bir adam gibi görünür; bazen de romandaki en bilge kişi odur. Çünkü o, dünyanın kaybettiği bazı değerleri hâlâ savunmaktadır: nezaket, cesaret, sadakat ve adalet.
Romanın sonunda Don Kişot aklını yeniden kazanır ve şövalyelik hayallerinden vazgeçer. İşte romanın en hüzünlü anı da budur. Çünkü ölen yalnızca yaşlı bir adam değildir; onunla birlikte bir hayal, bir ideal ve daha güzel bir dünya özlemi de ölür. Bu yüzden birçok okur, Don Kişot'un ölümünü bir insanın değil, insan ruhunun en saf tarafının ölümü olarak görür.
Don Kişot'un alegorisi bugün hâlâ geçerlidir. Hepimizin içinde biraz Don Kişot, biraz da Sancho Panza yaşar. Bir yanımız daha iyi, daha adil ve daha güzel bir dünya ister; diğer yanımız ise güvenli, sakin ve gerçekçi olmayı tercih eder. İnsan hayatı, işte bu iki ses arasındaki dengeyi bulma çabasıdır.
Cervantes'in büyük başarısı, bize hayallerin bazen gerçeklerden daha güçlü olabileceğini göstermesidir. Çünkü insan yalnızca gördüğü dünyada değil, düşlediği dünyada da yaşar. Don Kişot bu nedenle yalnız bir şövalye değil, insan ruhunun sonsuz idealizminin ve bitmeyen anlam arayışının ölümsüz simgesidir.