KAYBOLAN DOSTLUK

Bazı dostluklar aşktan daha derindir.
Çünkü aşk bazen arzuyla kurulur, dostluk ise yılların içinden geçerek.
Birlikte yaşanmış mevsimlerle. Hastalıklarla. Doğumlarla. Sessiz telefon konuşmalarıyla. Kimsenin bilmediği küçük sırlarla.

Yaprak ile Müge’nin dostluğu da böyleydi.
Yirmi dokuz yıl…
Neredeyse bir ömür.

Gençliklerinin en parlak zamanında başlamıştı arkadaşlıkları. Hayatın henüz sertleşmediği, insanların birbirine daha kolay inandığı yıllarda. Birlikte büyümüş gibiydiler. Yaprak, Müge’nin yalnızlıklarını, heveslerini, kırgınlıklarını ezbere bilirdi. Müge de Yaprak’ın sesindeki en küçük değişimden bile içindeki sıkıntıyı anlardı.

Sonra yıllar geçti.
Evler kuruldu. Çocuklar doğdu. Hayat yoruldu.

Müge’nin yıllar sonra doğan çocuğu, Yaprak’ın kalbinde ayrı bir yere yerleşti. Ona yalnızca arkadaşının çocuğu gibi değil, kendi evlatlarının kardeşi gibi bağlandı. Küçük bir çocuğun ilk kelimelerine, hastalıklarına, doğum günü pastalarına tanıklık etmek insanın içine görünmez kökler salar. Yaprak farkında olmadan o ailenin manevi bir parçası olmuştu.

Belki de insan en çok, kendini ait sandığı yerden koparıldığında acı çeker.

Başlangıç çok belirsizdi.
Müge’nin sesi değişmeye başladı önce. Telefonlar kısaldı. Buluşmalar ertelendi. Eskiden kahkahalarla anlatılan şeyler artık birkaç cümlede bitiyordu. Yaprak önce anlamadı. Hayatın yoğunluğu sandı. Yorgunluk sandı. Ama insan sevdiği birinin kalbindeki geri çekilişi hisseder. Bir odanın ısısı nasıl ansızın düşerse, sevginin eksilişi de öyle hissedilir.

Ortada açık bir kavga yoktu.
Bir ihanet yoktu.
Affedilmeyecek bir söz yoktu.

Ama bazen en büyük kırılmaların adı olmaz.

Sonra Yaprak, Müge’nin eşinin bakışlarını fark etmeye başladı. İnce, görünmez, ama sürekli bir mesafe yaratıyordu. Bazı insanlar eşlerinin dostluklarından korkar. Çünkü gerçek yakınlık, evliliklerin bile erişemediği bir samimiyet taşır bazen. Müge, yavaş yavaş o bakışların etkisine girdi. Ve bir gün, hiçbir açıklama yapmadan aralarına görünmez bir duvar ördü.

İnsan bazen bir dostluğu kaybettiğinde, bir insanı değil, kendi geçmişini kaybeder.

Yaprak’ın acısı tam da buydu.
Sanki içinden bir kök sökülmüş gibiydi.
Yıllardır aynı toprağa uzanan bir kök.

En kötüsü de cevapsızlıktı. Eğer büyük bir kavga olsaydı, bir neden olsaydı, insan öfkeye tutunabilirdi. Ama belirsizlik, kalbin içinde kapanmayan bir yara bırakır. Yaprak geceleri aynı soruyu düşündü durdu:

“Neden?”
“Ne değişti?”
“Ben neyi göremedim?”

Bir dostluğun ölümü bazen aşkın ölümünden daha sessizdir. Kimse bilmez. Cenazesi olmaz. Başsağlığı dileyen çıkmaz. Ama insanın içindeki bir dünya yıkılır.

Yıllar sonra dargınlık bitti. Yeniden konuşmaya başladılar. Kırgınlığın üstüne ince bir tül çekildi. Ama hiçbir şey eski hâline dönmedi. Çünkü bazı bağlar bir kez kopunca yeniden bağlansa bile düğüm yeri kalır.

Artık ilişkileri yılda bir kez yazılan doğum günü mesajlarına sığmıştı.
“Nice yıllara…”
“Mutlu yıllar…”
Kısa, nazik, uzak.

Oysa bir zamanlar birbirlerinin hayatında mevsim gibiydiler.

Yaprak şimdi bazen eski fotoğraflara bakıyor. Genç yüzlere. Aynı masada oturan iki kadına. O kadınların bir gün birbirine yabancılaşacağına kim inanırdı?

Belki Müge de zaman zaman özlüyordur. İnsan bazı kayıpları yüksek sesle söyleyemez. Çünkü kabul etmek suçluluk getirir.

Ama Yaprak’ın içinde hâlâ aynı soru dolaşıyor.
Yaşlandıkça bile eksilmeyen o soru:

“Neden?”
“Niçin?”

Ve belki hayatın en ağır gerçeği şudur:
Bazı ayrılıkların cevabı yoktur.
İnsan bazen hiçbir büyük olay olmadan da uzaklaşır.
Kalpler, sebepsizce değil ama açıklanamaz biçimde yön değiştirir.

Geride kalan ise, bir zamanlar çok sevilmiş olmanın sessiz yasını taşır.