
İsrael sevgisiyle büyümüş bir kadındı.Daha çocukken haritalarda parmağını küçük bir ülkenin üzerine koyar,''bir gün'' derdi,''bir gün oraya gideceğim''. Bu küçük ülkenin adı İsrael idi, onun için bu,bir coğrafyadan çok bir kaderdi.
Gençliği başka bir ülkede geçti.Hayat onu evlilikle,annelikle,sorumluluklarla ördü. İki oğlu oldu. Onları büyütürken masallarının arasına hep bir ülke serpiştirdi. Zeytin ve portakal ağaçlarından söz etti, eski taş sokaklardan, deniz kokusundan,İbranice şarkılardan…çocuklar annelerinin gözlerinde bir ışık görerek büyüdüler. O ışık, hiç sönmedi.
Ama hayat hayallerin zamanını her zaman erken vermez. O da gidemedi. Önce çocuklar küçüktü, sonra okul, sonra iş, sonra aile büyükleri… derken yıllar aktı. İçindeki özlem derinleşti ama kabuğuna çekilmedi, sabra dönüştü.
İlk oğlu gitti.Uçağa binerken annesinin elini tuttu ''senin hayalini ben taşıyorum'' dedi. Kadın hem gururlu hem yaralıydı. O gün kalbinin yarısı havalandı. Aradan 11 yıl geçti.İkinci oğlu da aynı yola çıktı.Bir annenin yüreği iki kez göç verdi.
Toplam 22 yıl hasret çekti. Bayramlarda eksik sofralar kurdu. Telefondan duyduğu seslerle avundu. Torunlarının ilk adımlarını ekrandan izledi. Ama içindeki ülke sevgisi küsmek bilmedi. O artık sadece bir hayal değil, çocuklarının yaşadığı gerçekti.
Ve sonunda…62 yaşında valizini kapattı, hayatının en geç ama en doğru kararını verdi aliyah yaptı. Uçak piste inerken pencereden dışarı baktı, gözlerinden yaşlar süzüldü. Ama bu kez hasret değil, kavuşma yaşlarıydı.
Yıllarca içinde yaşattığı toprak şimdi ayaklarının altındaydı. Oğulları onu hava alanında karşıladı. Sarıldıklarında 22 yıl bir an gibi eridi. Bir annenin sabrı,bir kadının inancı,bir insanın köklerine dönüşü,hepsi o sarılışta toplandı.
Artık biliyordu,hayaller gecikebilir ama vazgeçmezsen seni bekler. O ,ülkesine geç kavuşmuştu ama kavuşmanın değeri,beklemenin derinliği kadardı.
Ve şimdi akşamları balkonda oturup gökyüzüne baktığında, içinde tek bir cümle yankılanıyor, ''Ben geldim''.