GÜZELLİĞİ DİLLERE DESTANDI! MISIR PRENSESİ VE İRAN KRALİÇESİ FEVZİYE’NİN YÜREK BURKAN HAYATI
Kadıköylü Küçük Sara -54-
1998 yılında katıldığımız Esperansa 98 organizasyonu Sofya’nın yakınlarındaki bir kayak merkezindeki bir otelde yapılıyordu. Orada Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden, özellikle eski Doğu Bloku’ndan kurtulup özgürleşmiş olan küçük Balkan ve Slav ülkelerinin Yahudi topluluklarından, Ladino müziği yapan sanatçılar vardı. Ayrıca Bulgaristan’ın birçok şehrinden gelmiş Yahudi katılımcılar vardı. Kimisi Ladino dilinde bildiri sunuyorlardı, kimisi de sadece misafir katılımcı olarak otele gelmişlerdi. Varna, Plovdiv, Burgaz, Rusçuk ve Sofya’dan katılımcılar vardı.
Bu kişilerin bazıları üniversite profesörleriydi. Bu harika adamlar, Bulgaristan’ın Sovyet Rusya’dan kopmuş olan özgür Bulgar Hükümetinden ayda sadece 50 dolarlık bir maaş alıyorlardı. Amerikalı Yahudi yardım grubu JOINT sayesinde, bir araya getirilmişler, kimsesiz olanlar Wizo’nun ve Joint’in desteğiyle maddi ve manevi olarak rehabilite ediliyorlardı. Aralarında felsefe, tarih ve matematik profesörleri vardı. Bunlarla konuşup gerçekleri öğrenince, insanın içi acıyordu. Klara ve Eli Perahya da onlara emanet edilen Matan Baseter yardımını ve kıyafetlerle dolu iki bavulu, organizasyona teslim etmişlerdi. Program 4 günlüktü. Biz gündüzleri oteldeki kongre salonunda verilen bildirileri dinliyorduk. Öğleden sonra çevre gezilerine götürülüyorduk. O yıllarda Sofya’da lüksten ziyade muhteşem tabiat manzaraları vardı. Çam ormanların tatlı serinliği insanın içini mutlu ediyordu. Herkes hemen kaynaşmıştı. Ladino dilinde konuşuluyordu. İnsanlar komünist rejimi süresince Yahudilik aidiyetlerini genellikle kaybetmişlerdi. Ladino dilini, çocukken evlerinde aile ihtiyarlarından öğrenmişlerdi. O zamanlardan çok yıllar sonra, hafızalarının derinliklerinden yukarı yükselen bu dili hatırlayıp konuşuyorlardı. Herkes çok mutluydu. Bunların çoğu Bulgarlarla evliydi ama kendi köklerini yeniden bulmak, onları küçük çocuklar gibi mutlu ediyordu. Her gece dört müzisyen veya grup konserler veriyordu. İkinci gece biz konser vermiştik. O kadar çok beğenilip alkışlandık ki, herkes yanımıza gelerek bizi öpüyor ve tebrik ediyorlardı. Bir akşam grup halinde bir opera eseri izlemeye götürüldük. Cumartesi sabahı, organizasyonun şoförü, Perahya’ları, ve bizi alıp Sofya’nın merkezine götürmüştü. Orada henüz yeniden hizmete giren büyük katedrale ve hükümet binasına gitmiştik. Eski ve tarihi muhteşem Sofya şehri, üzerine 50 yıldır serpilmiş olan ölü toprağından başını yeni yeni kaldırmaya başlamıştı. Sovyet Rusyanın, 100 metrede bir caddelere kondurdukları nöbet kuleleri hala yerlerinde duruyordu. Sovyet rejimi 50 yıl boyunca Bulgarları demir yumrukla yönetmiş ve ezik insanlar topluluğu yaratmıştı. Yaşlı olan Bulgar Yahudileri birlikte resim çektirmekten çekiniyorlar ve fotoğraf karelerinde görünmek istemiyorlardı. Bu geçen yaklaşık 25 sene zarfında, artık günümüzde Bulgaristan’ın Avrupa Birliği çerçevesinde çok yükseldiğine eminim. ”Esperansa 98“ mutlulukla bitmiş ve orada çok yakın dostluklar kurmuştuk. Nitekim o senenin sonbaharında bu sefer Plovdiv’e konser vermek için davet edilecektik.
İstanbul’a mutlu ama gergin dönmüştüm. Çünkü Hay ertesi günü Amerikan Hastanesi’nde ameliyat edilecekti. Ameliyat çok başarılıydı. Çocuk ertesi sabah tek koltuk değneği ile seke seke yürümeye başlamıştı. Hastaneden 3. gün taburcu olup, hemen ada evine geçmiştik. Hay evde arkadaşlarını kabul ediyordu. Keyfi yerindeydi. Sonunda dikişleri alındı ve normal hayatına dönmeye başladı. Bu macera da böyle geçmişti.
Bulgaristan dönüşünden yaklaşık bir buçuk ay sonra bu defa Budapeşte’den bir konser teklifi almıştık. “Jewish Summer Festival “adlı bir Yahudi şenliğine davet edilmiştik. Bu festival Macaristanı’n Budapeşte şehrinde olacaktı. Hay artık iyiydi. Nişan yapmaya karar veren Soni ve Lisya, nişanı Eylül ayında yapmaya karar vermişlerdi. Tam İstanbul’a geldiklerinin ikinci gününde ablamın kayınvalidesi Madam Recina bir gün şiddetli bir mide ağrısıyla uyandı. Öğleden sonra eniştem işten gelip onu arabaya koydu ve ablamla birlikte Acıbadem Hastanesi'ne götürdüler. Soni’ler henüz karşı tarafta Lisya’lardayken, biz David ve Hay’la hastaneye gittik. Ablamları girişte bulduk. Madam Recina yattıktan bir saat sonra fenalaştığından, onu yoğun bakım ünitesine götürmüşler, biz daha ablamların yanına gelir gelmez, yukarıdan inen bir hemşire enişteme onun ölüm haberini verdi. Hayla ben donmuştuk. Sarılıp ağlamaya başladık, eniştemin yüzü kül gibiydi. Hay, Madam Recina’yı kendi ninesi kadar çok severdi. Çünkü doğduğundan itibaren, hemen her gün onu görürdü. Hastaneden acı içinde ayrıldık. Çok enteresandır ki, bu sefer de Macaristan’a gitmek zorundaydık. Benim bu çok keyifli olması gereken günlerde ağzım hep acı bir tat vardı.. Cenazeye bizi temsilen Hay, Soni ve Lisya katıldılar. Biz ancak hafta kesimi duasına yetişebilmiştik.
Budapeşte organizasyonu daha zengindi. Budapeşte 3-4 yıl önce Sovyet idaresinden kurtulduğu için, Sofya’ya göre çok daha düzenli ve parlaktı. Yine de insanların çehrelerine çökmüş olan eziklik ve tedirginlik derhal göze çarpıyordu. Avrupa birliğine 1 yıl evvel alınmış olan Macaristan’ın kalkınmasına teşvik olarak, Avrupa’nın önemli markaları yarı fiyatına satılıyordu. YSL gömlekler, Samsonite ve Kipling markalı çantalar sudan ucuzdu. Şehirde ilk açılan AVM olan Duna Plaza’da her şey orijinal marka ve yarı fiyatına satılıyordu. Oradan, Soni’nin nişanında giymek için bordo kadifeden, dar ve yırtmaçlı bir tuvalet almıştım.
100.000 Yahudi nüfuslu olan Budapeşte çok güzel bir şehirdi. Her tarafından tarih fışkırıyordu. Orada Gery ile beraber hem alış veriş yapıyor, hem de şehri geziyorduk. İlk konserimizi, Yahudi mahallesinde Dohany Sinagogu’nun bulunduğu uzun sokakta vermiştik. Sokağın giriş ve çıkışını teröre karşı korunmak üzere motorsikletli polisler kapatmışlardı. Bütün sokak, boydan boya konser düzeni olarak yapılmış, beyaz plastik sandalyeler dizilmişti. Köşeye sahne olarak büyük bir stand kurulmuştu. O gün biz de orada 40 dakikalık bir konser vermiştik. Bütün sokak yüzlerce izleyici ile doluydu. O gece hepimizi bir restorana götürdüler. Sanırım 50-60 kişiydik. Avrupa’nın her tarafından Klezmer Grupları vardı. Sadece biz Türkiye’yi temsilen Sefarad grubuyduk. Sürekli İngilizce konuşuyorduk. Sadece Fransız Klezmer grubunun gitaristi Arjantinli bir Yahudi olduğu için, bizimle İspanyolca konuşuyordu. İkinci gece Budapeşte Opera ve Balesinin büyük ve tarihi binasında Macarca sahnelenen “Damdaki Kemancı” müzikaline götürülmüştük. Ben oyunu hem sahnede, hem de televizyonda birkaç kere izlediğim için oyunu çok iyi takip ediyor, hatta bildiğim esprili yerlerde çok gülüyordum. Bizim Gery, David’e ”Sara galiba Macarcayı çözdü” diyerek gülüyordu.
Festivalin son günü bütün sanatçı gruplarıyla birlikte Budapeşte’nin Buda bölümündeki büyük kongre salonuna götürüldük. Sahne arkasında bir sürü, kulis odaları vardı. Hepimize özel odalar tahsis etmişlerdi. Odada tuvalet, duş ve dinlenme koltukları bile vardı David gitarını kılıfından çıkarınca sapının kırık olduğunu gördü. Dehşet içindeydik. Bir akşam evvel bir hırsız veya kat hizmetçisi otel odalarına girmiş, mesela benim harika bir kolyemi, Gery’nin birkaç yüz dolarını çalmıştı. Sanırım bizim odadayken telaştan ayağı David’in gitarına takılınca, gitarın sapını da kılıfının içinde kırmıştı. David kırık gitarla Fransızların odasına gitti, Arjantinli gitariste halimizi anlattı. Genç adam David’e sarıldı ve “Üzülme” dedi, “Sahneye benim gitarımla çıkarsın.” Onun sırası bizden iki grup sonraydı. O gitarist gencin bu yaptığı iyilik gerçekten paha biçilmezdi. O günkü üç saat süren toplu konserleri Macar Devlet Televizyonundan nalken canlı yayın olarak vermişlerdi. Yine alkışlar arasında konserimizi vermiştik. Ertesi gün dönüş yoluna çıktığımızda, kafamızın içinde güzel anılar dolmuş olarak dönmüştük. Olan kolyeme, David'in gitarına ve Gery’nin dolarlarına olmuştu.
Oradan döndükten birkaç gün sonra Lisya, annesi Violet, babası Yusuf’la birlikte, Soni, Hay ve biz Bodrum’a gitmiştik. İki araba gidiyorduk. Arada molalar veriyorduk ve çok eğleniyorduk. Hepimiz çok gençtik. Çocuklar çok mutluydu, Hay da bol bol şımardığı bir abla bulmuştu kendine.
İngiltere’den bağımsızlığını elde eden Mısır’ın ilk Kralı I. Fuad ve kendisinden 26 yaş küçük olan ikinci eşi Nazlı Sabri’nin aylardır beklediği gün gelmişti. 1921’in 5 Kasım sabahında İskenderiye’de dünyaya gözlerini açan Fevziye bebek dillere destan güzelliğiyle adını tüm dünyaya duyuracaktı. Daha sonra Mısır kralı olacak I.Faruk’tan sonra gelen dört kız kardeşin en büyüğüydü. Doğduğu günden beri sıkı bir eğitim sürecinden geçti, sarayda yabancı bakıcılar tarafından büyütüldü. Üniversite okumak için İsviçre’ye gitmeden önce, sarayda yabancı dil ve müzik dersleri aldı. Arapçaya ek olarak akıcı bir şekilde Fransızca ve İngilizce de konuşabiliyordu. İsviçre’ye gittiğinde yolu İran Şahı Rıza Pehlevi’nin oğlu Muhammed Rıza Pehlevi ile kesişecekti. Üstelik Pehlevi onun hayatının dönüm noktalarından birinde başrolde olacaktı. İsviçre’den ülkesine döndükten sonra, alınan bir kararla hayatı altüst oldu. 18 yaşına kadar mutluluk içinde geçen ömrünün geri kalanında Fevziye’yi acı dolu günler bekliyordu.
İRAN ŞAHININ OĞLUYLA EVLENMEYİ KABUL ETTİ
1900’lü yılların ilk yarısında, İran Şahı Rıza Pehlevi kendisine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ü örnek alıyordu. Atatürk’ün inkılapları ve ileri görüşlülüğü, İran Şahı Pehlevi’nin ülkesinde yapacağı atılımlar için her zaman rehberlik etmişti. Atatürk yaptıkları bir görüşmede, Pehlevi’ye, Ortadoğu'da iki güçlü ülkenin bir akrabalık bağı kurmasının bölge için çok iyi sonuçlar verebileceğini söylemişti. O dönem Ortadoğu'da, 1.Faruk yönetimindeki Mısır hızla gelişiyor ve modernleşiyordu. İran Şahı Pehlevi, işlerin pek iyi gitmediği ülkesi için Mısır ile akrabalık kurmanın mantıklı olabileceğini düşünerek Veliahtı Muhammed Rıza Pehlevi’ye bu fikri açıkladı.
Genç prens, babasının düşüncesine sıcak bakınca, Mısır prenseslerinin fotoğrafları genç veliahta gösterildi. Aslında İranlı bir kıza aşık olan veliaht prens, Mısır prensesi Fevziye’yi bir İngiliz dergisinin kapağında görünce onunla evlenmek istedi. O sırada eğitimini tamamlayıp ülkesine dönen, daha sonradan güzelliği nedeniyle ‘Asya Venüsü’ lakabıyla tanınacak olan Fevziye ise sıkıcı bulduğu saray hayatına uyum sağlamaya çalışıyor ve hayatını değiştirebilecek hayaller kuruyordu.
MISIR PRENSESİ İRAN KRALİÇESİ OLDU
İki ülke arasındaki hazırlıklar iki tarafın da onayıyla hemen başlatıldı, Muhammed Rıza ve Fevziye düğünden önce birbirlerini sadece nişan töreninde görmüşlerdi. Eğitimli ve dünyalar güzeli prensesin hayatı artık değişiyordu. Mısırın son prensesi ve İran’ın ilk imparatoriçesi Fevziye ve Muhammed Rıza, 40 gün 40 gece süren törenlerle 15 Mart 1939’da Kahire’de Abdeen Sarayı’nda evlendi. Prenses Fevziye’nin acıklı günleri işte tam da bu evlilikle başladı.
Çiftin çocukları, evliliklerinden yaklaşık bir buçuk yıl sonra dünyaya geldi. Takvimler 27 Ekim 1940’ı gösterdiğinde, Fevziye ve Veliaht Muhammed Rıza Pehlevi, Şehnaz adını verdikleri kız çocuklarını kucaklarına aldı. Evliliğin mimarı olan İran Şahı baba Rıza Pehlevi ise saltanatının son yılındaydı. Minik Şehnaz henüz 11 aylıkken, Prens Muhammed Rıza Pehlevi, babasının tahttan çekilmesiyle İran Şahı oldu. Takip eden yılda Kraliçe Fevziye’nin İngiliz fotoğrafçı Cecil Beaton tarafından çekilen fotoğrafı, dönemin ünlü haber dergisi ‘Life’ın 21 Eylül 1942 tarihli sayısının kapağı oldu.
KIZ ÇOCUK DOĞURDUĞU İÇİN SEVİLMİYORDU
Tüm gözler onun üzerindeydi ancak Fevziye mutlu değildi. Ortadoğu’nun en gelişmiş kentlerinden biri olan Kahire’den sonra Tahran, ’Asya Venüsü’ne hiç de cazip gelmiyordu. Şehrin yolları toprak, binalar ve evler demode, Gülistan Sarayı ise büyük bir villadan ibaretti. Kraliçenin İran’ın iklimine alışamaması nedeniyle sağlığının bozulması ve Şah’ın başka kadınları alenen Gülistan Sarayı’na getirerek kendisini aldatması gibi sebepler evliliğin bitmesi için aslında yeterliydi. Üstelik dillere destan güzelliği ve hüzünlü bakışlarıyla herkesi büyüleyen Fevziye, erkek yerine bir kız çocuğu doğurması nedeniyle, sarayda ve saray dışında da sevilmiyordu. Kayınvalidesi ve görümceleri ona çok kötü davranıyorlardı. Bu sıkıntılı günlerin ardından boşanmaya karar verdi. Takvimler 1945’i gösterdiğinde boşanmak için başlatacağı işlemlerin yeterli olacağını düşünüyordu. Ancak hesap edemediği çok önemli bir şey vardı.
BAŞINA GELECEKLERDEN HABERSİZDİ
Kızı Şehnaz’ı alıp Kahire’ye dönmeye karar verdi. Kocasi Şah Pehlevi, eşinin bu isteğine karşı çıkmamış ve kabul etmişti. Fevziye ummadığı bu kabulden sonra çok sevinmiş ve mutlu olmuştu. Fakat işler hiç de Fevziye’nin düşündüğü gibi kolay değildi. Kraliçe olduğu İran’dan, prenses olduğu Mısır’a dönmek istiyordu.
Kızıyla birlikte uçağa binen ‘Asya Venüsü’ artık Kahire uçuşunun başlamasını bekliyordu. Şah kızıyla uzun uzun vedalaşmıştı. Uçak henüz kalkmadan Şah arabasının içinde hala pistteydi. Protokol Şefi’ni uçağa göndererek kızı Şehnaz’ı son bir kez öpebilmesi için izin istedi. Fevziye kızını muhafıza verdi ve kızının, babası Şah’la son bir kez vedalaşması için gitmesine izin verdi.
FİLM GİBİ SAHNE
Minik Şehnaz uçaktan inince uçağın kapıları hızla kapatıldı ve Şah Pehlevi’nin emriyle Fevziye, kızı olmadan Kahire’ye yola çıkarıldı. Kocasının kurduğu tuzağı çok geç fark eden ve durumdan hiç şüphelenmeyen Fevziye’nin kızıyla yaşadığı yıllar süren ayrılığı işte bu film gibi sahneyle başladı. Uçakta haykırdı, kendini yerlere attı. Pilota geri dönmesi için yalvardı. Fakat emir kesindi. Şahın emrine kimse karşı gelemezdi. Kızı olmadan Kahire’de mutsuz günler geçirmeye devam eden Fevziye, kendisine büyük acı yaşatan kocası Muhammed Rıza Pehlevi’den resmi olarak ancak 17 Kasım 1948’de boşanabildi. Şah Pehlevi, Fevziye’den boşandıktan sonra önce Süreyya Bahtiyari ile, sonra ise Farah Diba ile evlendi.
KIZINA HASRET KALDI AMA PES ETMEDİ
Prenses Fevziye Fuad, Şah’tan boşandıktan beş ay sonra 28 Mart 1949’da Kahire’deki Kubbe Sarayın’da Çerkez asıllı diplomat ve 1. Faruk’un yaveri İsmail Şirin ile evlendi. Çiftin bir kızı ve bir oğlu oldu. 1952’de ağabeyi Kral Faruk tahttan indirilip sürgüne gönderilince, cumhuriyet ilan edildi ve kraliyet ailesi ülke dışına çıktı. Ancak ailesinin aksine Fevziye doğup büyüdüğü Mısırda kalmayı tercih etti.Kalan ömrünü İskenderiye ve Kahire’de geçirdi. 1994’te eşi, 2009’da ise kızı Nadia öldü. Dünyalar güzeli Mısır prensesi Fevziye’nin ihtişamlı hayatı, böyle hazin bir biçimde sona erdi.
Henüz 6 yaşındayken yollarının ayrıldığı kızı Şehnaz’la yıllar sonra İsviçre’de bir araya geldi. Kızı Şehnaz annesine mesafeliydi. Kızı onunla bir bağ oluşturmaya hevesli değildi. İkili birkaç kez buluşmalarına rağmen soğukluk ortadan kalkmadı. Fevziye bu durumu kabullenmek zorunda kaldı. Yaşadığı büyük hasret ve acıya rağmen hiçbir zaman pes etmedi
Fevziye yaşadığı zorluklara rağmen kararlı duruşu ve güçlü karakteriyle günümüzde de birçok kadına ilham kaynağı olmayı sürdürüyor.
Fevziye 2 Temmuz 2013 tarihinde Mısır’ın İskenderiye şehrinde, 92 yaşındayken hayata veda etti.
Çocukları: İran prensesi Şehnaz Pehlevi. Ardeşir Zahidi ile evlendi ve Zahra Mahnaz adında bir kızı oldu,
İkinci eşinden; Nadia Şirin, Hüseyin Şirin Efendi.
Kaynak: Wikipedia